EPFL Tanıtım Günleri 2. Gün - Görüşmeler ve Kampüs Turu

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıya indim. Kahvaltı evlere şenlik: iki çeşit sarı peynir (biri bildiğimiz eski kaşar), iki çeşit salam, geri kalan şeylerin tamamı şekerli ve unluma müller. Şeker komasına girdikten sonra farkettim ki her nedense bir de dünya mutfağından yemekler veriyor ve bu gün de Malezya/Singapur yemeği olan Nasi Goreng var (pilav + bir şeyler, diğer her Asya yemeği gibi). Böyle bir nostalji fırsatını kaçırdığım için çok üzgünüm :(ühü

Bugünkü program "Kampüse git, teknik konuşmaları dinle (veya dinlermiş gibi yapıp telefonlarla oyna.) randevun varsa hocalarla belirli bir saatte bire bir görüşme yap, kalan zamanda da poster sergisinde posterlere bak, akşam da rehber eşliğinde kampüs turu." şeklindeydi.

Otobüslere doluşup kampüse gittik. Kampüste mühendislik binasına girdik. Epey bir kıvrımlı bir merdivenden dört kat yukarı çıktık. Tahmin edebileceğiniz üzere DNA’yı simgelemeye çalışmışlar.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltıya indim. Kahvaltı evlere şenlik: iki çeşit sarı peynir (biri bildiğimiz eski kaşar), iki çeşit salam, geri kalan şeylerin tamamı şekerli ve unluma müller. Şeker komasına girdikten sonra farkettim ki her nedense bir de dünya mutfağından yemekler veriyor ve bu gün de Malezya/Singapur yemeği olan Nasi Goreng var (pilav + bir şeyler, diğer her Asya yemeği gibi). Böyle bir nostalji fırsatını kaçırdığım için çok üzgünüm :(ühü

Otobüslere doluşup kampüse gittik. Kampüste mühendislik binasına girdik. Epey bir kıvrımlı bir merdivenden dört kat yukarı çıktık. Tahmin edebileceğiniz üzere DNA’yı simgelemeye çalışmışlar.

 

Tişört, flaşbellek gibi eşantiyonlarımızı aldıktan sonra seminer odasına geçtik. İlk üç konuşma teknik konuşmaydı. İlkini benim de çalışmayı düşündüğüm ve ertesi gün bire bir görüşeceğim Robert West isimli Münih Teknik’ten lisans, Kanada McGill’den yüksek lisans, Stanford’dan doktora almış, Microsoft ve Google’da staj yapmış, kısaca yapılabilecek her şeyi yapmış deha bir Alman reis yapacaktı.

Konu Wikipedia’ydı. Nerdler için özetlemek gerekirse İngilizce’de var olan bazı (çoğu) makale başka dillerdeki wikilerde yoktu. Bu makaleler önem sırasına göre dizilip wiki yazarlarına ilgi alanlarına göre önerilecekti. Örneğin atıyorum mango, baklava ve mangolu baklava makaleleri İngilizce wikide vardı ama Türkçe wikide yoktu, mango Türkiye’de yetişmeyen bir meyve olduğundan baklava mango’dan önemliydi ve önem sırasında başa geliyordu, dolayısıyla mesleği tatlıcılık (veya başlıca ilgi alanı yemek) olan bir wikipedia.com.tr yazarına ilk olarak baklava hakkında bir şeyler yazması önerileceki. Tabii bu önem bulma ve önerme işlemi tamamen bilgisayar tarafından yapılacaktı.

Bayağı önemsiz gibi gözüken bu araştırma alanının tabii ki kısabir sürede (maksimum 5-6 ay diyorum) muhtemelen bir doktora öğrencisinin elinden çıkan bir proje olduğunu, dünya için önemsiz olsa da wikipedia kullanıcıları için önemli olduğunu ve bir üniversite veya evde kendi başına takılan bir yalnız kurt tarafından yapılmazsa muhtemelen kimsenin parasız yapmayacağı bir iş olduğunu söylemekte yarar var. Ayrıca bu proje yapıldıktan sonra yazılan makale başka projelere ışık tutacaktır.

Adamımız bir de önerilerin işe yarayıp yaramadığını anlamak için (bana kalırsa biraz eğlenmek için) bazı wiki yazarlarına rasgele makaleler önererek bir kontrol grubu oluşturmuş. Yukarıdaki baklavacı Hacı Şerif’e domuz pirzolasını falan önermiş mesela. Böyle cevaplar almış:

 

İkinci konuşma bilgisayar ağları ile ilgiliydi. Bilgisayar ağları hakkında bilgim vardı ama ileride üzerinde çalışmak gibi bir düşüncem yoktu, önceki konuşma gibi espirili de değildi o yüzden pek dinlemedim. Ara verdik sonra geri geldik.

Üçüncü konuşma da yeni mezun olmuş galiba İranlı bir abi konuştu. Çok severek dinlemedim ama anlattığı ilk şey “Hangi film?” sorusuna iki tane film afişi göstererek kullanıcı zevki belirlemekle ilgiliydi, kümeler ve kesişimlerini falan gösterdi. Teknik kısımları bitirdikten sonra doktora üzerine konuştu ve klasik olarak doktora evlilik gibidir benzetmesini yaptı. EPFL Dil Öğrenme Merkezinden bahsetti, EPFL bedava dil kursları veriyormuş ki benim de dört gözle beklediğim bir şey.

Dördüncüsü de de basketbol oyuncularını numaralarından detect etme gibi bir şey üzerineydi. Bunun üzerine şirket kurmuş hatta, EPFL de desteklemiş, ismi Playful Vision.

Yine de tüm konuşmacıların bugün için hazırlandıklarını ve gayet iyi konuştuklarını söylemeliyim.

Konuşmalar bitti. Öğle yemeği için dağıldık. Sohbet muhabbet falan. Ben şu EPFL’de mastır yapmakta olan elemanın masaya oturup o klasik soruyu sordum: “Abi neden Amerika değil de burası?” cevap: “Abi Amerika.” Sanırım - şu anlık - zorunluluktan burayı tercih ediyormuş. Fazla konuşmadan masaya iki tane hoca oturdu. (Bu etkinliğin adı zaten “Hocalarla Öğle Yemeği” diye geçiyordu, biz asosyallik yapıp yalnız oturmuştuk.) İkisinin de konular benimkinden apayrı olmadığı için muhabbet kesmedi, bana ne yapmak istiyorsun? diye sorduklarında artık ezberlediğim cevapları verdim “Bilgisayarlarla sosyal hayatı düzenlemek istiyorum, eğitim sistemini değiştirmek istiyorum, açık uçlu sınavları bilgisayarlara okutturmak istiyorum.” vs vs. (Bunlarla kesin ilgileneceğim diye bir şey yok, ben aslında neyle ilgileneceğime karar bile vermedim. Açık uçlu sınav okuma sistemini Koç’ta görmüştüm hoşuma gitmişti.)

Öğleden sonra serbest zaman. Poster tanıtımları vardı ve asistanlar yaptıkları projeleri ilgilenenlere anlatıyordu.


 

O sırada ben de diğer birkaç Türk asistanla falan tanıştım. Genel olarak hallerinden memnunlardı. Fransızca sıkıntı olmuyor diyorlar ama oluyor postahane gibi hayati yerlerde İngilizce bilen olmuyor falan dedi biri. Teori çalışan bir sürü Türk asistan vardı, Bilkent EE mezunu bir hoca Türkleri toplamış laba (bi bizim arkadaşı almadı) Benim üzerinde çalıştığım makaleler genelde 1- Algoritma (yı bir yerlerden) bul 2- Programı yaz 3- Sonuçları yaz ve tablo ile grafikle göster 4- Mümkünse kullandığın algoritmayı geliştir (bir yerlerden daha iyisini bul.) şeklindeydi ama bunların işi önce o algoritmayı (ya da artık üzerinde çalıştıkları her neyse) Matematiksel olarak kanıtlamakmış, tabii bu da algoritmayı direkt bilgisayara geçirip “Ben susayım sonuçlar konuşsun.” demeye göre oldukça zor bir iş.

Bu arada burada bir not düşeyim sadece Türk asistanlarla konuşmadım, ayrıca soru sorup konuştuğumuz tüm asistanlar gayet yardımcıydı ve dedikoduyu seviyorlardı, bir tane Hırvat kız vardı mesela "Benim işim sizi buraya gelmeye ikna etmek diyen, o epey yardımcı oldu, özellikle hocalar konusunda, bazı konularda fikrimi değiştirdi :) Örneğin "red flag" denebilecek bazı hocalardan bahsettiği, bir tane hoca (ki daha önce adını oraya exchange'e giden bir arkadaştan duymuştum.) öğrencilerden birini ilk dönem yapmak zorunda olduğu dönem projesini bitirdiği halde F vererek (yani sınıfta bırakarak) doktorasının çok erken bitmesine neden olmuş. Bu tür konuşmalar epey yararlıydı. Fakat "Burada hayat nasıl?" diye sormak için en iyi adres Türkler çünkü "Burada hayat nasıl?" nasıl sorusu aslında "Burada hayat Türkiye'ye göre nasıl?"

Alandaki posterlere baktım ama benim çalışmayı düşündüğüm üç hocanın toplam 1 (bir) makalesi vardı. Bir anlam veremedim. (Sonradan öğrendim ki deadline'ı kaçırmışlar.) Başka makalelere göz attım ben de.

 

Bu güzel ablanın ne yaptığını bilmiyorum çünkü “Sen ne yapıyorsun?” diyince ele şu mavi bilekliği takıp takıp ekrana tutuyorsunuz böyle yapıyorsunuz bıdı bıdı diye anlattı, arkadaşla beraber yaptık, kendi elimizi ekranda dans ettirdik en sonunda teşekkür etti ve gittik. Sonra arkadaş acı gerçeği fark etti, “Ya bu kız bize hiç projeyi falan anlatmadı, datasını topladı gitti, kullandı bizi.”” dedi. Vay cingöz.

Sonunda benim ilk günkü ilk ve tek birebir görüşmem geldi. (Normalde herkes beş hocayla görüşürken ben tanımadığım hocalarla uzun ve gergin sessizlikler yaşamamak için sadece tanıdığım hocaları listeye attım.)

İlk görüşme daha önce bahsettiğim Bilkent bilgisayar mezunu abinin hocasıydı ve İnsan Bilgisayar Etkileşimi üzerine çalışıyordu. Daha da spesifik olarak anlatmak gerekirse, uygulamaların arayüzlerin vs. insan duyguları üzerindeki etkisini araştırıyordu.

Masaya oturdum. “Benden ne öğrenmek istiyorsun?” diye söze başladı hoca ki bu gerçekten çok zor bir zoru çünkü daha hiç muhabbet etmeden hoppidik soru sormam için çalışıp gelmiş olmam gerek. Kendimi tanıttım (düşünmek için zaman kazandım böylece) Koç’taki stajımı anlattım, orada arayüzler üzerine çalıştıklarını ve benim de beğendiğimi, kendimin de çizim tanıma üzerine çalıştığımı ve mangalarla ilgili bir projemin olduğunu söyledim. İyi halt yedim. Bu laftan sonra konuşma daha çok bir satranç oyununa dönüştü.

Hoca “Ben senin dosyaları okudum, sana bence öğretim teknolojileri labı daha çok uyuyor orayla konuşuyor.” Ben “Ama bu lab da benim ilgimi çekti bakın Koç’ta buna benzer şeyler yaptım.” Hoca “Ama sen daha çok device (aygıt) (ne alakaysa) kısmında çalışmışın ben insan ve insan psikolojisi üzerine çalışıyorum.” Ben “Tamam ben bu konuları da severek öğrenebileceğimi düşünüyorum o yüzden opsiyonlarımı açık tutuyorum.” Hoca “Tamam ama ben öğrenme eğrisi daha düşük (yani daha çabuk öğrenen) birilerini almaya doğal olarak daha eğilimliyim.” Konuştukça batıyordum. “Eylülde hocalar araştırma alanlarını sunacak, o sırada hangisini dinlemek seni heyecanlandırıyorsa artık.” gibi bir şeyler söyledi ben de “Seçme işlemi eylülde mi? Ben ondan önce staja gelebiliyoruz diye duymuştum.” dedim. O arada tepesi attı ve görünüşte kibar ama söylediklerinin anlamını düşündükçe kaba olarak “Bence sen başka fakülte üyeleriyle de konuş, ben tam anlatamıyorum. Seçme yok match var.” dedi ve ben de bay diyip oradan ayrıldım.

Bu görüşme bende acayip düşünceler yarattı. En önemlisi demek ki fellowshiple girmek doktoraya kabul almak manasına gelmiyordu, hocalar da seçme hakkına sahipti ve ben kendi tercih ettiğim hocalar tarafından tercih edilmeyip gidip saçma sapan bir alanda çalışıyor bulabilirdim kendimi. Bu açıdan direkt lab/hoca tarafından alındığım Amerikan üniversiteleri belki daha az esnekti ama daha risksizdi.

Bir yandan da düşündüm de eğer tüm hocalar bu hoca gibi “öğrenme eğrisi düşük” öğrenciler seçecekse benim herhangi bir laba girme şansım yoktu çünkü yaptığım hiçbir şey yoktu. C.V.’m bomboştu. "Madem çalıştırmayacaktınız niye bana burs verdiniz?" diye sitem etmeye başladım. (Sonradan benim gibi burs almış bir kız "En az iki hocanın ben bununla çalışabilirim." demiş olması gerek dedi ama kaynağı neydi hatırlamıyorum.)

Yeniden mastır yapmayı düşünmeye başladım ve hatta niye Kanada’ya mastır başvurumu yapmadım diye kendime kızmaya başladım. “Neyse Koç’a veya Bilkent'e gideriz.” demeye başladım yine.

Çinli hocanın bahsettiğim Türk asistanıyla konuştum. “Eee benle Igor’un yerini nasıl dolduracakmış?” oldu ilk tepkisi. “Bizim hoca iyidir ama arada öyle mala bağlayıp mavi ekran verdiği olur, sana da o anı denk gelmiş herhalde.” dedi. "Sen fellowship aldın kesinlikle çalışacaksın, en son ihtimalle bir hoca deniyeyim diye alır." diye de teselli etti. 

Hocayla konuşan iki kişiyle daha konuştum. Bir tanesine çok olumlu konuşmuş çünkü kız buna benzer şeyler yapmış daha önce. “Fakat ben onunla çalışmak istemiyorum.” dedi kız, Carnegie Mellon’dan da kabul almış ayrıca burada çalışmalarını en beğendiği kişi Robert West imiş.

ODTÜ’lü mastır terk arkadaş da o hocayla konuşmuş, yapay zeka üzerine konuşmuşlar bu kısım başarılı geçmiş ama sonra hoca yine ben psikoloji bilen birini arıyorum diye tutturmuş. Hatun tam bir pislik çıktı.

*

Başka kişilerin görüşmelerini ve ne konuştuklarını da sordum. ODTÜ’de şu an mastırı bitirecek olan arkadaş Ankara fen mezunu Matematik olimpiyatçısıydı ve kendisine hocanın sorduğu ilk soru “Seni bu okula getirebilmek için ne yapmalıyız?” olmuş. Yine Bilkent’ten beraber geldiğimiz 4.00 ile EE birincisi olan ve Stanford’a gidecek arkadaş hocalara Stanford ve EPFL’yi karşılaştırtmış, EPFL’deki bir Türk hoca “Stanford’da rasgele biriyle çalışacağına burada benle çalışabilirsin.” demiş. Başka bir hoca normalde yarım saat olması görüşmede tahtanın başına geçip 1.5 saat algoritma anlatmış. Benimki gibi başarısız bir görüşmeyle karşılaşmadım.

Hazır konu açılmışken buradaki (en azından ilk başvuru roundunda kabul alan, çünkü iki round var, ikinci başvuru 15 Nisan’da) öğrenci profili hakkında bilgi vereyim. Ben EPFL’ye öylesine başvurmuştum, kabul almayı hiç beklemiyordum, başvuru bedavaydı hadi bi deneyelim dedim. (Kabul alacağımı bilsem ETH Zürih’e de başvururdum.) Kabul alınca “Acaba standartları düşük müydü?” diye düşünmeye başladım. Başvurduğumda not ortalamam 3.91 idi evet ama Singapur’da not ortalamam 3.3/5.0 idi ve C.V.’mde işe yarar hiçbir proje yoktu.

Standartları sandığım gibi düşük değilmiş, benim dosyalar falan karıştı da öyle girdim herhalde. Bizim okuldan dört kişi girdi ama ben hariç hep en iyileri almışlar öyleki ben olmayınca not ortalaması 3.9875’e çıkıyor. MIT’den “Sıkıldım Boston’un kalça kesen soğuğundan Avrupa’ya gidecem ben.” diyip Oxford Cambridge EPFL’den kabul alıp gelen var. Stanford’dan Berkeley’den kabul alıp “Bu Trump yüzünden gitmeyebilirim.” diyen bir Lübnanlı ve bir de İranlıyla tanıştım ki İranlı Matematik olimpiyatlarında dünya şampiyonuymuş. Cambridge’ten gelen var. İsviçreli 2-3 tane falan vardı sanırım. Aşırı karmaşık bir ortam var, Amerika’da olsaydım gelenler hep Çinli Hintli olurdu ama burada Hintli 4-5 tane Çinli 2-3 tane saydım. 8 kişiyle en büyük komünite biziz. Sırbistan, Yunanistan ve Romanya gibi Balkan ülkelerinden kişiler var. Batı Avrupa pek görmedim. İran ve Lübnan’dan var epey. Gördüğüm en egzotik kişiydi Kolombiyalıydı, derhal Pablo Escobar ve Simon Bolivar muhabbeti yaptım. Fakat gördüğüm en ilginç kişi açık arayla Belgradlı olup üniversite için Roma’da bir üniversitenin Matematik bölümüne başvuran ve tek kelime İtalyanca bilmeden oraya mülakata giden, mülakattan sonra hocanın “Bir sınıftan çık biz bi konuşalım.” demesini anlamayıp üniversiteden çıkıp giden, sonra kabul alan ve ilk sene İtalyanca bilmeden Matematik’in evrensel diliyle işi götüren elemandı. “Vay anasını ben lisedeyken kendi başıma Kayseri’ye gidemezdim sen neler yapmışsın.” dediğimde “O zamanlar farkında değildim ama şimdi bakıyorum da gerçekten büyük bir adımmış.” dedi. Bu arada ODTÜ’den gelen elemanlarının birinin Bilgisayar ve EE’yi bir yıl uzatarak çift anadalla bitirdiğini, ötekinin (Ankara fen mezunu Matematikçi olanın) uzatmadan Matematik + Bilgisayar götürdüğünü ve 4 yılda toplam 80 ders bitirdiğini söyleyip haklarını vermem gerek. (Ders programımı Çince ve Felsefelerle şişirmeme rağmen ben sadece 56 dersle bitiriyorum okulu, normalde 40. Bu adam hangi ara tuvalete gitti merak konusu.)

Söylemeden geçemeyeceğim, Türkiye’de olduğu gibi burada da kız popülasyonunda kıtlık yaşanıyor, Avrupa falan fark etmiyor. Hatta en çok kız İran’dan. Haydi kızlar doktoraya :P

*

Poster tanıtımı da bitti. Şimdi kampüs gezisi var.

Kampüs uzaktan böyle gözüküyormuş:



Kampüsün o kadar da hiper züpper olduğunu söyleyemeyeceğim, en azından bu ayda. Bilkent daha güzeldi.

- Bir kere Bilkentteki gibi yemyeşil çimler yok zaten ortada pek çim yok. Hocalardan biri “İnsan gücü masraflı olduğu için beton attılar çoğu yere.” demiş. Tek tük çim var onlar da sulanmıyor, bozkır gibi duruyorlar.

- Bilkentteki gibi ufak ve değişik mimaride binalar yok, bir havuz başında Yunan mimarisi keyfi yok. Binalar hepsi futuristik ve yeri göğü kaplıyor. Sürekli alt geçitten geçer gibiyiz. Ama İsviçre peyniri şeklinde tasarlanan kütüphane güzel.

- Kütüphaneden başka da “İşte EPFL’nin kampüsü budur.” diyebilecek bir şey göremedim. İlginç bir özelliği yok gibi.

- Bilkent'e göre en güzel özelliği düz olduğu için bisiklet binilebiliyor.

Karşılaştırırsak Bilkent’in kampüsü gördüğüm tüm kampüsleri döver, bir de bu kadar bayır olmasa. NUS (Singapur)’un kampüsündeki şu “amfi labirentleri” olmasa yani bir girdin mi çıkamadığın üstü kapalı yerler olmasa bir de klimayı köklemeseler Bilkent’i geçer derdim ama kısmet değilmiş (doğası geçer ama). EPFL’nin kampüsü ise Abant İzzet Baysalla kapışır onu yener. Aklıma Aksaray’ın kampüsü geldikçe gülüyorum kusura bakmayın gençler.

Yalnız ilkbaharda burayı tam anlamıyla gezince fikrim değişebilir.

Burası bugün anlattığım etkinliklerin geçtiği mühendislik binası, içinde lablar falan var ama biz giremiyoruz.

 

Sonra bir yere girdik, yine mühendislik öğrencileri için, çalışma alanları var en zeminde ise koltuklar, mutfak televizyon falan var. Akşam 5-6’dan sonra burası parti alanıymış.


 

Birkaç ne binasını olduğunu bilmediğim bina ve rasgele fotoğraf:

(Sürekli alt geçitten geçer gibiyizden kastımı şimdi anlarsınız)





(Haftaiçi olmasına rağmen kampüs sakin gözüküyor.)

Bu da bir şey binası, dağ manzarasına dikkat


Yine bir şeylerin altındayız:


Tur rehberliğini de Türk bir doktora öğrencisi yapıyor bu arada. Arada Türkçe’den kaynaklı hataları fark edince gülümsüyorum. Örneğin “Bir de bana sor.” demek için “Ask me about it.” diyor, halbuki İngilizce’de bu deyim “Tell me about it.” diye geçer (niyeyse)

O meşhur peynir kütüphanesine gelelim. Kuşbakışı böyle bir şeymiş:


Benim gördüğüm:


Bu kısımlar biraz boştu, kendimi yeni ev alıyor gibi hissettim:


Birkaç anlamsız süsleme, peynirin içindeki kurtları temsil ediyor olabilir:


İnekleyenler:




Kütüphanenin içindeki restoran, hocalar için falan olabilir. Ablaya nihao dedim:


Burada da dergi ve çizgi romanlar satılıyor, bu arada güneşi nasıl yakaladım ama, en süper fotoğrafçı benim


Bazıları ilgimizi çekti:



Bunun dışında tur rehberi reis kütüphanede bırak Türkçe’yi İngilizce roman bile olmadığını söyledi. Çünkü burası teknik okul!11!!muş. Mecburen kindle alacağım ben de.

Kampüste çok üst düzey espiriler içeren sarı tabelalar mevcut: (Bu arada arkadaşların pozu müthiş.)


Bu da şamarcı söğüt:


Niyeyse EPFL'yi bitirip UNIL'i gezmeye başladık. Asıl güzel okulu "Burası da bizim" diye kandıracaktınız değil mi çakkallar.

Nereden olduğunu bilmediğim birkaç rasgele çirkin fotoğraf:




 

 


 

Sonra trene binip (metro yok galiba burada, tren genelde kara üzerinde hareket ediyor) otele doğru yol aldık. Otel bize üç günlük bilet sınırsız ulaşım bileti vermişti, o yüzden bilet almadık.

Bu arada vandalizm yine had safhada:


Otelde 5 dakika nefes aldıktan sonra fondü yemek için restorana gitmeye başladık topluca yürüyerek. Daha önce burada staj yapmış olan EE'ci arkadaşım dedi "Normalde Lozan geceleri çok sakindir ve sokaklardaki ışıklar falan hep kapalıdır, sanki bizim için açmışlar ışıkları." dedi. 



Burası Martin Luther King kilisesiymiş, kısaca Kingkilise. Biz arkadaşlar arasında Kinglereli diyoruz.


Restoranda fondü yedik. Fondü, 1892 yılında Rusların Doğu Karadeniz'in bir kısmını ele geçirince buradan sürdüğü Karadenizli uşakların İsviçre'ye göç etmesi ve mıhlamayı da yanında götürmesiyle ortaya çıkan artık İsviçre'ye mal olmuş bir yemek. Turistlere yediriyorlar, kendileri yemiyorlar. İsmi nereden geliyor demeyin oraya bir şey uyduramadım.


Ve evet bunu ekmek banarak yedik :) 

Masadaki arkadaşlarla muhabbet ettik, Türk yoktu bu sefer. Muhabbet de buraya özetini yazdığım şeylerdi. Fransız bir eleman vardı doktorasında dördüncü senedeymiş, ona Fransızcamı konuşturdum, şimendifer, röbdoşambır, şato dö versay, abajur falan oo şakıdım. Yalnız abajuru anlamadı cahil.

*

Otele dönüş çok ilginçti, Lozan bir anda Senegal'in bir ilçesine dönmüştü. Her tarafta siyah ceketli şapkalı zenciler. Pantolonlarında zincirler. Başka insan yoktu. Bize bir şey demediler ama insan yine de ürküyor. (Gerçi düşünüyorum da biz zencileri aklımızda "Amerika'da kavga çıkaran asabi elemanlar." yer ettiği için öyle. Ben de bir hacı sakalı bıraksam onlar da benden korkar :P) Arkadaşın söylediğine göre o stajdayken bayağı pısırık bir İranlı çocuğa "Ot verem mi abey" diye sormuşlar. O da panik halinde "Kaç para?" diye sormuş, sonra "çok pahalıymış." demiş gitmiş. Takip etmemişler.

*

Bugün de böyle, programın içeriğinden bahsetmedim, yarın bahsedeceğim çünkü onlar da bunun konuşmasını sonraki gün yaptılar. Görüşmek üzere. 

EPFL Tanıtım Günleri 1. Gün - Lozan'a Yolculuk



EPFL'den kabul aldığımda beni aynı zamanda tanıtım gününe (open house, başka üniversiteler de yapıyor.) çağırdılar. Ulaşım, konaklama ve vize masraflarını karşılayacaklarını söylediler. (Northeastern da kabul attıktan sonra EPFL ile aynı gün oryantasyon düzenlediğini açıkladı, ulaşımı karşılayacaklarmış. Amerika da tam pinti çıktı tüüh bir de süper güç olacaklar.) Başka arkadaşlarım da aynı günler de başka üniversitelere oryantasyona gittiler, anlaşıp aynı günde yaptılar belki de öğrenciler bedava tatil için oraya buraya başvurmasın diye :P

"En ucuz opsiyonu tercih etmeniz bekliyor." dedikleri için etik olasım tuttu saatleri biraz makbul ve ucuz bir opsiyon seçtim, fakat öğlen uçuş bulmak zor. Ayrıca direkt uçuş yok, Münih ya da İstanbul aktarmalı uçuluyor, ben Münih aktarmalı uçtum. Uçuş sabah 7'de olunca uyumadan Esenboğa'ya gittim, Bilkent'ten Esenboğa'ya gitmek başlı başına bir dert zaten. Taksiyle AŞTİ'ye gidip Belko Air denen firmanın saatte bir olan otobüslerini yakalamak gerekiyor.

Havaalanında uyuklayarak check-in'in açılmasını bekledikten sonra kapılara gittim, orada Bilkent'ten gelen bir arkadaşla buluştum, aynı uçuşu almışız. Biraz sohbet muhabbetten sonra uçağa bindik. Lufthansa yemek veriyormuş, Ramazan'da şeker yerine nakit alan çocuk gibi sevindim.

Uçakta yanımda oturan amcayla teyze muhabbet açtı. Onlar da Zürih'e gidecekmiş. Oğulları EPFL'de okuyormuş ama Brüksel'de yaşayıp çalışıyormuş, haftada bir kere 2-3 günlüğüne Lozan'a gidiyormuş ders görmek için. Hocaları dersler internette var gelmene gerek yok diyormuş.

Yeşil pasaportum var. İki yıl önce Budapeşte'ye gittiğimde Macar polisi bir şey sormadan direkt damgalamıştı ama Münih'te Alman polisi meraklı çıktı. "İsviçre'de oryantasyona gidiyoruz bıdıbıdı" diye anlatmaya başladım ama anlamadı, en sonunda "Dönüş biletini gösterir misin?" diye sordu gösterince geçirdi (sabah erken olduğu için kuyruk yoktu olsaydı belki bu kadar uğraştırmazdı.)

Orayı geçtikten sonra başka bir yerde kapıyı tutmuş Alman polisleri bizi bir yere götürüp çantalarımızı aradı "Tütün var mı?" falan diye tekrar tekrar sordu ama arkadaşa götürdüğüm sucuklardan başka bir şey yoktu.

Uçağa binerken de orama burama krem sürüp arama yaptılar.

Artık patlamayacağıma kanaat getirdiklerinde nihayet Almanya'ya girip ardından çıkabildim -_-

Havaalanında beleş kahve makineleri var dediler ama bu kadar kontrolden sonra kahve içmeye vakit kalmadı. Havaalanı da zaten cehennemin dibi gibi, sürekli yürüyen merdivenlerle bir yerlere inip kapılara gitmek için trene binmek falan geliyor.

Almanlar geri dönüşümün suyunu çıkarmış bu arada. Lavaboda elimi yüzümü yıkadım sonra otomatik peçete makinesine el ettim, peçete indi ama bir türlü koparamadım, koparılmıyor çok sert. Sonra farkettim ki o peçete değil havlu, iş bitince geri sarıyor. Sonra da yıkayıp havluları geri koyuyorlar anlaşılan.

Arkadaşım Cenevre'ye uçtu, ben Zürih'e, biraz gezerim diye bileti Zürih'e almıştım.

Zürih uçağında yanımda tek kişi oturuyordu. Nece yazıyor diye telefonuna göz ucuyla baktım ama okuyamadım. İlk muhabbeti o açınca şaşırdım, İsviçreli değil Amerikalıymış (buna şaşırmadım) Almanya'da elektronik mühendisiymiş birkaç sene. Adamın muhabbeti de zaten "Bu uçağı çok seviyorum, eski ama güvenli, 4 motoru var 2'si bozulsa yine uçmaya devam edebilir." diye başladı.
Sırbistan'a ucuz bilet buldum oraya gidiyorum dedi. Muhabbet Türkiye üzerinden geçince "Ama sizin de Trump'ınız var." diye topu Amerika'ya attım. "Trump konuşuyor ama en azından Bush gibi Obama gibi milyonların ölümünden sorumlu değil." dedi. Adam haklı, şu anlık.

Arkadaşı Zürih'e indikten sonra görmedim, aynı Fight Clubtaki "single serving friend" olayına benzedi olay :)

Fiyat olarak fark etmiyor dedikleri için treni istasyonda alırım demiştim. İnternette fiyat 37$ (1 CHF neredeyse 1$) falan gözüküyordu ama istasyonda 80$'a çıktı fiyat, noluyoruz dedim. (Sonradan öğrendim ki 37$ için ayrı kart gerekiyormuş.)

Ama asıl enteresan olay şu ki tren biletleri gün için geçerli, yani tren biletini 15 Mart için alıp istediğiniz saatte trene binebiliyorsunuz. Hatta trenden istediğiniz gibi çıkıp gezip sonra tekrar binebilirsiniz de! Yani İsviçre'nin güneydoğu ucu olan Cenevre'den (Lozan'ın hemen yanı) kuzeydoğusu Zürih'e bilet alıyorsunuz arada hangi duraklar varsa orada durup gezebilirsiniz ki başkent Bern de bunlardan biri. İsviçre'yi tek günde tek trenle gezmek mümkün ama tabii bi uçak parası olan tren ücretini gözden çıkararak.

Fakat kendi vatandaşlarına ve bilhassa öğrencilere yaptıkları güzel kolaylıklar var. Arkadaş sahip oldukları iki ayrı kartla birlikte gidiş biletini dörtte birine düşürebildiklerini, akşam yediden sonra ise trenlerin bedava olabildiğini söylüyor. "İsviçre'de o kadar gezecek ne var?" diyince ise "Her köy ayrı bir İsviçre, köylerde icat olmuş değişik şeyler var." diye bir yanıt aldım, gidip göreceğiz.



Havaalanından tren istasyonuna aktarmaya gerek yok, havaalanından Lozan'a direkt gittim.

Zürih'i izledim. Çok fazla inşaat var. Her yere graffiti yapılmış.



Şehir bitince karşıma Heidi'yi hatırlatacak manzaralar çıkmaya başladı. Fotoğraf çektim ama camın arkasından çekince manzaradan çok ben çıkıyorum.

Uykusuz gelmiştim, bilet kontrolünden sonra yatışa geçtim. Bi teyzenin bana anlamadığım bir dilde şeyler söylemesiyle uyandım. Anlamadığımı görünce dilini değiştirdi ama nafile. Abla İngilizce lazım dedim. Yanındaki bir genç İngilizce konuşmaya başladı. Anons yapılmış, raylar bozulmuş (?). Tren burada (Olten) duracakmış. Lozan'a başka trenle gitmem gerekiyormuş. Haydaaa.

İsviçre'deyim di mi? Türkiye değil ?.

Trenden inip ona buna sorup en sonunda Bern'e gitmem gerektiğini öğrendim, Bern treni de tam o sırada gelmiş koşup kendimi içeri attım. Biraz stresli geçti çünkü birinci sınıf vagonundaydım. Kontrol falan olmadı. Bern'de indim, başka bir Lozan trenine bindim. Önceden kondüktöre sormuştum bineyim mi buna diye, tamam demişti, kontrol ederken bir şey demedi. Bir de burada trenleri kontrol etme işlemi Avrupa'da otobüste bilet kontrolü gibi bir şey, kondüktör kafasına göre bir yerde tree sonradan biniyor.

Trende karşıma kıvırcıklık saçlı zenci bir çocuk oturdu. Sa naber dedi ama Fransızca. Anlamadım, İngilizce cevap verdim, anlamadı. Anadolu lisesinden kalma Almanca kırıntılarını kullandım o da olmadı. Normalde gittiğim ülkenin dilinin sözlüğünü telefonumda bulundururum ama İsviçre'de İngilizce bilmeyenle karşılaşmayacağımı düşünüp indirmemiştim.

Böyle olunca uzun süre salak salak birbirimize bakınarak anlaşmaya çalışık. Migros poşetlerinden (oranın Bimi Migros herhalde) bir meyve suyu dört tane boş sandviç ekmeği çıkarıp yemeye başladı, bir tanesini bana ikram etti :d "Mofratum" dedi. Hemen ardından "Eritre" dedi. Etyopya? dedim galiba olumlu cevap verdi. (Eritre Etyopya'ya komşu çok ufak bir ülkeydi Haluk Bilginerli Turkcell reklamından öğrenmiştim bilgim bu kadar.) Ben de haritadan Türkiye'yi gösterim elimle havaya kaldırıp uçak sesi çıkardım. Sonra aklıma İsviçre'ye gitmeden önce izlediğim bir iki Fransızca videosu geldi, adımı söyledim, gülümsedi o da Fransızca adını söyledi. Mofratum adıymış.

Mofratum'a buradan selamlar. Lozan ufak şehir, bir gün kendisini bulup Fransızca konuşmayı iple çekiyorum.

İndim, otelin yakınında metro var ama onla uğraşana kadar biraz yürür etrafı görürüm dedim. Yorucu oldu çünkü fena bayır vardı.











Lozan İsviçre'nin güneybatısında, Cenevre'ye komşu küçük bir kent. Nüfusu 150 bin falan. İsviçre'nin Fransızca konuşulan bölgesinde yani insanların ana dili Fransızca. İsviçre coğrafi pozisyonu sebebiyle ortaçağda işgal edilmemiş / edilememiş, halkı özgürlüğüne bağlı olmuş, ortaçağdan önceki yapısı nedeniyle kimi yerlerinde Almanca, kimi yerlerinde Fransızca, kimi yerlerinde İtalyanca, kimi yerlerinde de Romanş (o ne lan dediğinizi duyar gibiyim ben de bilmiyorum) konuşulan dolayısıyla dört resmi dili olan bir ülke. Buranın kısmetine de Fransızca düşmüş.

Bizim ülkenin kaderini değiştiren Uşi, Lozan ve Montrö anlaşmaları burada veya buraya yakın yerlerde yapılmış hep.

Burada "İsviçre'ye hiç yakıştıramadım." dediğim birkaç şey var:

1- Sigara içen (Slovakya ve Singapur'a kıyasla) çok, özellikle tren istasyonunda bol bol sigara içene rastladım.

2- Acayip trafik var, saat henüz üç olmasına rağmen.

3- Küçükken "Fransa'da gecenin bir yarısı bomboş yolda yayalara kırmızı yanarken yoldan geçerseniz (veya yaya geçidinden geçmezseniz, orijinalini unuttum.) polis size ceza yazar." masalıyla büyüdükten sonra burada insanların yayalara kırmızı yanarken yaya geçidinden dan dun geçtiğini görünce biraz hayal kırıklığına uğradım.

4- O türbanlı dilenci de neyin nesiydi?

Lozan için köy gibi bir yer demişlerdi de o kadar da değil anlaşılan. Ayrıca çok sıcaktı. Ankara'dan ayrıldığımda kar yağıyordu. Burada piştim ilk gün.

Mimariyi de sevdim, evler zevkli inşa edilmiş gibi görünüyor. Slovakya kadar eski ve Singapur kadar yapay değil, Türkiye gibi dümdüz de değil. Beğendim. Bir de şu bayır olmasaydı.

Fransız emperyalizminden dolayı Fransızca konuşan epey göçmen almışlar. Çokça zenci ve başı kapalı Müslüman var etrafta. Asyalılar (Vietnamlı olabilir) da var.

Otele vardım. Oldukça rahattı, çift kişilik yatağa kuruldum. Televizyonu açtım, hep Fransızca şeyler :S CNN Internationalda "Twitter Hacked" haberini gördüm, Forbes'ın twitter hesabından atılan reis twitlerini inceledikten sonra biraz leblebi atıştırıp uyudum.

*

Kalktım, hemen hazırlandım. Lobide tüm doktora öğrencileri buluştuk. Les Brasseurs (Bira yapımhanesi) isimli bara gittik.

Bilkent'ten dört Türk geldik, ikimiz CS'li ikimiz EE'li, biri EE'nin bölüm birincisi ve Stanford kabul aldı yani adam tatile gelmiş. Hepimiz lisansı bu dönem bitiriyoruz. İki ODTÜ'lü (biri mastırı bitirecek öbürü mastır terk), bir Boğaziçili (bu University of Winsconsin Madison'da halihazırda doktora yapıyormuş ama alan değiştirmek istemiş, istediği alan olmayınca mecburen okulu değiştirmiş. Bir tane de nereden olduğunu bilmediğim EPFL'de mastır yapmakta olan bir Türk var. Bayağı kişiyle tanıştım ama en iyisi insanları toptan başka bir yazıda yazayım.

Orada doktora yapmakta olan benim de önceden sorular sormak için iletişime geçtiğim bir doktora öğrencisi vardı. Çinli bir hocanın asistanıydı ve benim istediğim alanda yani İnsan Bilgisayar Etkileşimi'nde çalışıyordu.

Genel olarak halinden memnun gibiydi, Hong Kong'da stajdan yeni dönmüş. Epey bir yeri gezdim hocam sayesinde diyor. Spora falan da vakit bulabiliyormuş. Yemekleri kendi yapıyormuş genelde. Hocasını okula geldiğinde eylülde seçmiş, onun aradığı şeyleri biliyormuş zaten öyle güzel denk gelmiş. "İlk dönem iyi çalışıp güvenini kazanmak gerek." diyor. Doktora süresi normalde 4 sene ama bu kadar zamanda bitiren yok tabii. Zaten hocalar da buluyor ucuz mühendisi bırakmıyor. O da hocasıyla 5.5 senede bitirecek şekilde anlaşmış. Bu arada arkadaş lisansını Bilkent Bilgisayardan almış, Bilkent'ten 3.72 ile mezun olmuş ve alınmamış, ODTÜ'de mastır yapıp öyle girmiş.

*

Bu yazıda epey laf salatası yaptım ama asıl olaylar öbür günlerde. Aklınıza soru gelirse çekinmeyin çünkü yazmayı unuttuğum şeyler olabiliyor, ekleyeyim hemen.



Nasıl Geçti?

?

YGS'de en çok yapılan hatalar ve çözüm önerileri - Kanal Önerisi

Bu paylaşımı daha önce yapmıştım ama madem YGS&LYS'ye az kaldı bir daha atayım. Videodaki hoca dershanede hocamdı. Sorduğum herhangi bir soruyu çözemediğini veya çözüp de anlatamadığını hatırlamıyorum. Kanaldaki videoları izlemedim tabii ama böylesine yakından tanıdığım, iş ahlakına sahip birinin kanalının reklamını yapmakta da bir beis görmüyorum.

YGS'de en çok yapılan hatalar ve çözüm önerileri

Kanalı: https://www.youtube.com/channel/UCmRkxJ4tTeIEvPwqPV7dqPg

(Konu anlatımları mevcut, arada birkaç reklam da var ama :))

Ben Sizin Yaşınızdayken 3 - Son Bir Ay




YGS'ye bir ay kaldığının farkındayım ve madem öyle size bu ay ne yapmanız gerektiğini düşündüğümü ve benim ne yaptığımı kısaca özetleyeyim.

Tatlı yazısındaki yazdıklarım hala geçerli. Yanlış bir şey yazmamışım kesinlikle.

Benim YGS'ye bir ay kala yaptıklarım öyle çok verimli değildi. Supernatural diye bir dizi vardı, her bölümü farklı bir konu işleyen bir diziydi dolayısıyla her gün 1-2 bölüm izlemenin zararı olmaz diye izliyordum. Sonra bir anda konulu, uzadıkça uzayan bir dizi haline geldi, benim planımı da altüst etti. Günde 1 saat çalışıp 2 saat dizi izlemeye başlamıştım. Neyse ki önlemimi erken alıp 2. sezonun sonunda diziyi izlemeyi bıraktım ve LYS'den önceki güne kadar hiç açmadım. Eğer böyle bir durumdaysanız size de önerim bir an önce bırakın. Ondan sonra yine dizi izledim ama hep saçma sapan şeyler izledim bağımlılık yapmasın diye.

Verimli değildi dedim ama tamamen felaket de değildi. Konuları bitirdiğim için soru ve deneme çözdüm bol bol. Konu çalışırken - hele de çok yeni bir konuysa - beyniniz nöronlar arası yeni bağlar kurar bir sürü ve bu zor bir iştir (biyoloji bilgim fazla değil çoğu şeyi unuttum ama bu da besbelli bir şey, kendiniz de fark etmişsinizdir.) fakat test/deneme çözerken zamanın büyük çoğunda hatırlama işlemini yaparsınız yani zaten hazır olan bağlar kullanılır, o yüzden o kadar uzun ve sıkıcı değildir. Bu sebeple ben de sıkılmadan bol bol test ve deneme çözdüm. O son günlerde bol bol konu çalışmak durumunda sıkılırdım ve çalışamazdım zaten.

Üniversitede ise hiçbir zaman çalışmayı son bir haftaya hatta son güne bırakıp "çalışabildiğimi" veya çalışsam bile başarılı olabildiğimi hatırlamıyorum. Lisede çokça kullandığım bu disiplinli yöntemi üniversitede çok az kullandım ve neredeyse hepsinde patladım. Singapur'da Algoritmalar dersi almıştım, derste alınan puanlarının bir çoğu sene sonu sınavından geldiği için sene sonuna doğru 3-4 gün çalışırım demiştim. Sonuç: Çalıştığım hiçbir şeyi sınavda yapamadım, Bilkent'te ikinci sınıfta öğrendiklerimi yapabildim sadece, dersi de o öğrendiklerimle geçebildim.

Özetle size önerdiğim şey, eğer hala eksik konularınız varsa asla ama asla "Sınav yaklaşırken öğreneyim bilgilerim taze kalır hem." diye düşünerek ertelemeyin ve konu çalışmayı bir güne yığmayın. Onun yerine dengeli gidin. 

Son birkaç günde, hevesiniz ve enerjiniz bitmişken kendinize uzun ve zor işler yüklerserseniz üstesinden gelemezsiniz.

Yanlış anlaşılma olmasın, son bir ay

Bu söylediğim LYS için de geçerli. LYS için konuları biriktirmeyi düşünüyorsanız, yapmayın. Kendim de Matris determinant ve toplam sembolü gibi kolay ve on birinci sınıftan hatırladığım konuları son haftaya bırakmıştım, son hafta da kısa bir tekrar yapıp 1-2 test çözmüştüm zaten denemelerde genelde yapabiliyordum bu konuları. Sonra gittim LYS'de matris sorusunu yapamadım.

Onun dışında söyleyeceklerim basit ama önemli:

- Aynı saatte uyuyup aynı saatte uyanın. Saçma uyku saatlerini YGS'den önceki gün düzene sokamazsınız.

- 7-8 saat uyku iyidir, az uyumayın.

- Beslenmenize dikkat edin. Mandalina resmini "Tatlı" niyetine koydum. En sağlıklı tatlılar meyvelerdir ve yeterli derecede meyve yerseniz tatlı aşermezsiniz. :) (meyvenin de fazlası iyi değildir ama.)

- Sınav taktiğinizi biliyorsunuz artık ama alternatif taktikler de oluşturabilirsiniz. Benim taktiğim az buz belliydi, Mat 50 dakika, fen 40 dakika (normalden uzun sürdü), Mat ve feni bitirdiğimde 70 dakikam falan vardı ve bunun hepsini Türkçe sosyale ayırmak yerine mesela ikisini 60 dakikaya sıkıştırıp 10 dakikayı boşlarıma verip 1 Mat 1 Fen işaretledim. Türkçe'yi bu kadar kısa sürede yapmamın zararından çok faydası oldu ve Türkçe'yi fulledim, fakat coğrafyada 4 yanlış çıktı ama kim sallar? Felsefede ise paragrafları uzun uzun okumadan çalıştıklarımdan bildiklerimle tak tak işaretledim her şeyi. Türkçe'de yavaş okumak, herhangi bir sözel soruda ilk akla geleni işaretlemek yerine soru üzerinde uzun uzun ve karmaşık düşünmek faydadan çok zarar getirir bunu unutmayın.

- Müziği bırakın demiştim. Bu müzikten nefret ettiğim için değil, çalışırken müziğin dikkat dağıtması (sıkıntıyı azaltır ama dikkat dağıtır bu bilimsel bir gerçek, müzikle çalışıp da başarılı olan da olur bu önemli değil.) ama en önemli nedeni aşırı "catchy" müziklerin sınav sırasında akla gelmesi ve akla gelince de dikkate dağıtması. Müziği bırakın önerime kendim YGS'de uydum ama LYS'den önceki günlerde nostalji yapmıştım, sınavda da sürekli şarkı söyleyesim geldi.

Kısa ve fazla bilgilendirici olmayan bir yazı oldu ama önemli konulara parmak bastığımı düşünüyorum. Zaten uzun ve fazla bilgilendirici bir yazı olsaydı başta söylediklerimle çelişecekti, yani son bir ayda size yeni şeyler öğreterek işkence çektirecektim. (Kılıfına uydurdum hemen.) Yazıyı da yarım saatte yazdım herhalde en hızlı yazdığım yazılardan biri oldu.

Ben Sizin Yaşınızdayken... 2 - Plan/Program Yapmak



Arkadaşlar selam. Artık üniversiteyi bitirmiş kafasıyla YGS-LYS'ciler için yeni bir yazısı dizisi çıkardığımı söylemiştim. Bu yazı dizisindeki ilk yazıyı okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Bu yazıda özetle önünüzdeki büyük hedefe durmadan yürürken gereken motivasyonu nasıl bulacağınızı anlatmıştım. Yazıda geçen "Bir başka küçük hedefler koymayı öğütleyen kitap var, yakında blogta özetini yazacağım." kitaptan ve onun türevi kitaplardan bahsedeceğim şimdi de. Yani önünüzdeki büyük hedefe durmadan nasıl nasıl yürüyeceğinizi anlatacağım.

Öncelikle daha önce yazdığım Plan/Program Nasıl Yapılır? yazısı hala geçerlidir arkadaşlar. İyi yazmışım zamanında, eferim bana.

Burada da dediğim gibi işini bilmez rehberlikçiler veya bizim iştahla "Bu sene birinci olacağım! Ama dur önce birinci olmak için gerekli planı yapayım." diyerek mükemmel bir mükemmeliyetçilik (erteleme) örneği gösterek hazırladığımız diyet programı çalışma programları bir işe yaramaz.

Madem üniversiteyi bitiriyorum, bilgisayar mühendisi bir geek olarak yazayım: bir bilgisayar çeşitli görevler yapar: fareyi hareket ettirdiğinizde onun masa üzerindeki yeni konumunu algılamak, arka planda çalışan programların arka planda çalışmasına devam etmesini sağlamak, bunu yapmakla uğraşırken fare imlecinin bilgisayar ekranındaki yerini değiştirmediği için sizin delirmenizi sağlamak ve türlü şeyler. Bir bilgisayar gerçek anlamda hiçbir şey yapmadığı ve tamamen vaktini boşa harcadığı tek bir görevi vardır:

Sıradaki görevleri planlamak!

Bilgisayar bunu yapmak zorundadır çünkü o kafasına göre işlem yapıyorken siz fareyi hareket ettirirseniz acilen "Ekrandaki fare imlecinin konumunu güncelleme." görevini en başa koymak zorundadır ki kullanıcı bilgisayarın çöktüğünü düşünmesin. Fakat bunu yaparken geçirilen süre tamamen zaman kaybıdır.

Aynı şekilde sizin de plan/program yaparken geçirdiğiniz süre zaman kaybıdır çünkü bu size bir şey katmaz yani bir şey öğrenmezsiniz. Fakat yapmanız da gereklidir.

Bu yazının ana konusu plan yapmanın gereksizliği değil nasıl plan yapılacağı tabii.

Bir bilgisayarın yapacağı görevlerinin sıralamasını belirlemenin ennnnn verimli yöntemi: diye bir şey yoktur. Bu insan için de geçerli.

Blogumdaki diğer yazılarımı okuduysanız görmüşsünüzdür ki ben hep "Yap öyleyse", "Temelin mi yok? E oluştur o zaman?", "Fiziğin mi kötü? Fizik çalışsana madem." gibi şeyler yazarım. Soru soranlara da bu tip cevaplar atarım. "Bunun sihirli bir formülü yok." derim herkese. Asıl olan şudur ki bu kişiler, ben, büyüklerimiz, herkes, her konuda en verimli, en optimal, en "kısa zaman içinde en iyi sonucu veren dosdoğru" yolun peşine düşerler ama öyle bir yol yoktur. Bu yüzden yaptıkları tek şey mükemmeliyetçilik ve dolayısıyla erteleme (procrastination) olur. "Fizik çalışmam lazım, akşam sakin kafayla çalışırım şimdi daha yeni uyandım / daha yeni yemek yedim / daha şartlar oluşmadı." "Matematik çalışacağım ama nereden başlamalıyım bilmiyorum, plan yapayım, arkadaşlarımın planını öğreneyim, hocalara danışayım, gidip kitapçıdan bir yığın kitap alayım, bu kitap iyi değilmiş yenisini alayım, kesinlikle beni sıfırdan başlatacak bir kitap bulmam lazım.", "Geometri çalışacağım ama önce temelim olmalı iyisi mi ilkokul birden başlayarak tüm kitapları okuyayım." gibi sözler ediyorsanız kendinize, "mükemmeliyetçilik" adı altında erteleme yapıyorsunuz demektir.

Sihirli bir formül yok size yol gösterecek bir takım yöntemler mevcut. Bunlar:

1- Ufukta Beliren İlk İşi Yapmak

Örneğin yarın fizik sınavınız var öbür gün tarih sınavı var. Önce fizik sınavını halletmek. Benim bahsettiğim "Konu konu çalışma" da aynen bunu kapsıyor. Kısaca yapılması gereken şeyleri bir kenara yazıp sonra hangisini önce yapmanız gerektiğine objektif olarak karar verin.

Burada temel konusuna bir parantez açayım: Çalıştığınız konuda temeliniz veya harika bir kariyeriniz olmasına gerek yoktur. Bilmediğiniz şeyi google'dan aratarak hemen öğrenebilirsiniz. Google'dan aratınca hemen öğrenemediniz ise biraz ders kitaplarını karıştırabilirsiniz tabii ama illa o şeyi tamamen öğrenip kavramaya ve profesörü olmaya gerek yoktur. Fakat diyelim dikdörtgen sorusunu çözemediniz ve meğerse o soru üçgende benzerlik kullanılarak çözülüyormuş. Tabii ki üçgende benzerlik konusunu bilmiyorsanız veya unuttuysanız bu konuyu çalışmalısınız. Fakat "Böyle unuttuğum çok konu var olmalı temelim yok." diyerek her şeyi en baştan çalışmanıza ve yine sihirli formül beklemenize gerek yok.

2- Kısa İşi Önce Yapmak ve Uzun İşleri de Kısaltarak Aşamalı Bir Şekilde Yapmak

Burada hemen "Getting Things Done" felsefesini kısaca açıklayayım. Yararlandığım kaynak

Aşamaları şunlar:
1- Girdileri (kitaplar vs. okunacak şeyler, emailler, yer imleri, size bir şeyler emreden her şey) toplayın.
2- Girdileri işleyin. Girdiye bir şey yapılabilir mi? Yapılamıyorsa çöpe atın veya "bir gün belki" listesine ekleyin. Bir şey yapılabilir mi? Bir şey yapılabilirse bu girdiyle ilgili sıradaki hareketi tanımlayın. Örneğin bu henüz başlamadığın bir kitapsa sıradaki harf kitabın yorumlarına bakmak olabilir. Bu iş iki dakikadan kısaysa hemen yapın! Değilse onu bir projeye dönüştürüp görevlere bölün.
3- Sonuçları düzenleyin. Proje listesi, yeni yapılacaklar listesi, takvim, bir gün belki listesi, email listesi vs. Önemli bir liste var ki o da tekrar listesi.
4- Sıradaki işe karar verin.
5- Bu aşamaları tekrarlayın.

Şimdi ben bunları açıkçası size uzun uzun liste tutturmak için anlatmadım ve tabii işlerinizi 2 dakika halledemeyeceğinizin de farkındayım. Sadede gelirsek şunların vurgusunu yapmak istiyorum:

1- Kısa işleri hemen yapın düşünmeyin. Örneğin dershanede 2 saatlik etütten çıktınız. Bunun tekrarına 2 dakika yetmez ama 10 dakikanızı alır. Bunun uzun uzun planını yapmaya gerek yok, hemencecik tekrar ediverin. (Tekrar kısmını konulara bölerseniz yine 2 dakikaya gelir de neyse o kadar kasmaya gerek yok.) Yani bir iş önemli ama hızlı yapabilecek gibiyse yapıp yapmamayı düşünmeye değmez. Bunun günlük hayatta örneği bolca mevcut. Bir buçuk saatlik film izlemek için iki saat film önerisi karıştırmak mesela. Veya internette ilginizi çeken bir paylaşımı sonra okurum diyip yer imlerine eklemek sonra dağ gibi yığılmış bir yer imleri penceresiyle karşılaşmak. Halbuki sonra okurum diye cebe atmak yerine şimdi bir göz gezdirseydiniz anlamsız bir paylaşım yığınına sahip olmazdınız. Daha bir sürü örnek verilebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta şu ki sıradaki işi ertelemek için araya gereksiz kısa işler koyarak kendinizi oyalamamak. Literatürde buna "ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler." denir. (Ben de çok yaparım bunu, ders çalışmadan önce hiç çişimin olmamasına dikkat ederim, giderim kahve alırım. masanın üzerini temizlerim vs. siz yapmayın.)

2- Düzenli olmak. Burada kastım yine söylüyorum diyet programı çalışma programları değil. Blogta da daha önce yazdığım kalan konular ve günler listesi ilk aklıma gelen örnek. Yapamayıp aklınıza takılan soruları ama kesip ama fotoğrafını çekip bir yerde tutmak cevaplandırdıktan sonra bir daha üzerinden geçmek. Takvim lisede kullanmazdım ama üniversitede çok fazla "Son teslim tarihi" ile karşılaşınca ve bunları aklımda tutamayınca sürekli kullanmaya başladım ve artık sadece ödevler için değil yapacağım işler için de kullanıyorum. Bunun için de Windows 10'daki takvimi kullanıyorum direkt (telefondan kullanınca da senkron oluyor.) Örnek:



Gördüğünüz gibi burada her türlü önemli görevin kaydı var. 6 Ocakta ise bana vahiy geliyor. (Ben işaretlemedim o günü, nereden geldi bilmem :P)

Tekrar söylüyorum, bu listeler sizin zaman geçirmeniz için keyfi oluşturacağınız listeler değildir. Yazının başında da yazdığım gibi plan yaparken ileri gitmez insan. Sadece işe yarar ve temel planlar yapın. Ekstrem bir örnek olacak ama, Mark Zuckerberg'e neden hep aynı tişörtü giydiği sorulmuş, o da "Hep aynısını giymiyorum, aynısından birkaç tane var. Sadece ona karar vermekle uğraşmak istemiyorum." demiş özetle.

3- İşin Ehemmiyeti / Zaman Formülü, Birbirini Bağlayan İşlere Dikkat etmek vs. Her bir şey.

Önemli ama kısa işlere öncelik vermek ve önemsiz ve uzun işleri sona bırakmak da bir yöntem. Veya bir iş başka işi bağlıyorsa önce onu yapmak. Bu her zaman mantıklı da olmayabilir yani, dikdörtgen çalışacağınız zaman bağlıyor diye tüm üçgenlerin tekrarını yapmak iyi olmayabilir. Yani kısaca izleyeceğiniz bir sürü yol var, kendi yolunuzu istediğiniz kadar özelleştirebilirsiniz. Burada yazdığım temel yöntemleri bilmeniz yeterli. Plan/Program önemli ama işin %99'u değil. Bir insan ne kadar planlı olursa olsun o kişi hiçbir şey yapmıyorsa napalım biz onu?

Bu yazımda da plan/program yazmadan kısaca bahsettim. Biraz erken mi bitirdim yazmayı ne? Çünkü plan/program yapmak önemli ama hakkında uzun uzun okuyacak kadar değil :)

Kolay gelsin.