Singapur'da Eğitim & Aldığım Dersler

Singapur günlüğünü bitirdiğime göre Singapur'da üniversite eğitimi genel olarak nasıldı, Türkiye'den ve Bilkent'ten neler farklıydı bu tip sıkıcı konulara geçebiliriz.

YÜKSEK LİSANS & DOKTORA 

Google'a "Singapur'da mastır" yazıp gelenler için burayı peşin peşin anlatayım. Ben Singapur'da lisansüstü eğitim hakkında kapsamlı bir araştırma yapmadım. Yapacaktım, burada ilk iletişime geçtiğim kişi o kadar olumsuz konuştu ki daha fazla araştırmaya gerek görmedim.

Singapur'da size burslu lisansüstü eğitim sağlayan bir program var: TEV-Singa

Bu burs okul ücretini ödüyor, aynı zamanda yüksek lisans sırasında 2000 SGD (4365 TL), doktora seviyesinde de  2500 SGD (5450 TL) hibe sağlıyor. Yurt ücretinin dönemlik 2200 SGD civarı olduğu, 4 SGD'ye tıka basa Hint yemeği yiyebileceğiniz ve civardaki ülkelerde ucuza tatil yapabileceğiniz Singapur için bu aşırı iyi bir miktar ki siz bu parayı çalışmadan karşılıksız alıyorsunuz.

Şimdi ben burada yazanlardan hareketle Bilgisayar mühendisliğinde doktora yapan rastgele bir Türk'ü gözüme kestirip iletişime geçtim.

Adamın cevabı şu oldu: "Sakin gelme, b*k gibi okul!"

Olay şu: TEV&Singa linkte de yazdığı üzere 4 sene burs veriyor. Singapur'da bilgisayar mühendisliğinde doktora da zaten resmi olarak 4 sene, mastırınız varsa da yoksa da böyle. (ABD'de 5 sene eğer mastırınız yoksa, tabii bu da uzayabilir.) Ama arkadaşın söylediğine göre kimseyi 4 senede mezun etmiyorlar. Minimum 5 sene sürüyormuş doktora. 4 seneden sonra da bursun kesiliyormuş. IR dersinin Hintli asistanıyla uzun uzun sohbet ettim o da bunu doğruladı, "Ama bizim hoca kendine verilen bütçeden burs sağlıyor sana." dedi. Bana Host Family Programında host olan hoca da (kendisi biyomedikalde çalışıyor) aynı şeyi doğruladı. (Not: Sanırsam EE'de 4 senede bitirebilmek mümkünmüş.)

Fakat bizim elemanın durumunda ise hoca adam ilk geldiğinde durumu farkedince "Ben veririm." demiş, şimdi ise "Bütçe yok." diyormuş. Bursu bırakın okul ücretini ödemelerini bekliyorlarmış ki bu da yıllık 15-20 bin sgd.

Bu konuşmayı yaptığım kişi sağlam bir okuldan mezun, sağlam bir CV'si var kaldı ki TEV-Singa bursuna hak kazanmış, "Çalışmamış yapamamış bu istisna." denecek bir kişi değil kesinlikle. Bu tip bir olay benim de başıma gelebilirdi gayet.

"İç rahatlığıyla söylüyorum Amerika ya da Kanada'ya git. Avrupa da olur." aynen bunu dedi. 7 ay sonra bu yazıyı yazarken son durum ne oldu diye tekrar mesaj attım, adamın işi başından aşkındır diye daha önce de atmamıştım. "Sonra daha kötü oldu, mastera çevirip dönüyorum." dedi. Şu an master tezini yapıyormuş, bitirince daha detaylı anlatırım ama arkadaşlarına söyle buraya gelmesinler dedi. O müsait olunca bu yazıya güncelleme yapacağım, bu güncellemeyle ilgilenen varsa veya şu an yüksek lisans & doktora başvuru yapıyor da bu olayla ilgilenen varsa dolkrutos@gmail.com'a yani bana mail atabilir.

LİSANS 

Singapur'da tam burslu lisans yapmak da mümkün gayet.
Şartlar burada: http://www.nus.edu.sg/oam/apply/international/admissionreq/turkish.html
En önemli şart İngilizce'niz iyi olmalı tabii. Minimum 92-93 istemişler. Ben daha hiç yurtdışına çıkmadan girdiğim ilk TOEFL sınavında 95 yaptım. Yani iyi bir Anadolu Lisesinde İngilizce'den 90+ notlar alan biri için mümkün görünüyor. Bir de SAT'a çalışmanız gerek.
Başvuru zamanları ve kriterlerinin takibini siz yapmalısınız, benim burada her şeyi sizin için araştırıp anlatmam mümkün değil. Zaten bu başlı başına zor bir iş olduğu için ortada bir sürü danışmanlık şirketi var :) Ama içinden çıkılmayacak kadar da zor değil. Google'a "NUS/NTU/SMU Admission" ve "NUS/NTU/SMU Fact Sheet" yazarak gereken bilgilere ulaşabilirsiniz.
Yalnız para lazım. Singapur burs veriyor ama anca Çinlilere ve diğer Güney/Doğu/Güneydoğu Asya vatandaşlarına. Siz Asyalı değilsiniz, Avrupalısınız! Unuttunuz mu?

Exchange
Sizi şuraya alalım.


DERSLER

Orada dersler zor mu? Sınavları ne yaptın? diye merak eden varsa anlatayım.
Öncelikle söyleyeyim: pek derslere gitmedim.

Bilkentte de hoca quiz yapmıyorsa ve derse gitmenin bir anlamı yoksa, zaten hoca kitabın aynısını anlatıyorsa derslere gitmiyordum.

Burada sistem biraz farklıydı: Bilkentte dersler 60 kişilik sınıflarda işlenirken burada 200 kişilik devasa amfilerde işleniyordu. Zaten "Haydi çocuklar size süpriz yaptım quizzzz!!" samimiliğinde quiz yapmak mümkün değildi yani habersiz quiz yoktu, quiz yoktu. Quiz niyetine vize/midtermler vardı onlar da testti :d Dersler kamerayla kayıt altına alınıyordu ve videoları hemen internete yüklüyorlardı. Kayıt altına alınmayan dersler de vardı ama onların da eski kayıtları internette mevcuttu. Adamların neyi nereden anlattıkları da belliydi zaten. Konuyu kitaptan kapsamlı bir şekilde sakin sakin okumak varken derse gitmeye gerek görmedim.

Düzenli ödev veriyorlardı, Bilkenttekinin aksine öğrenciler hırslı olduğun erkenden github kullanmayı öğrenip ödevlerini githuba yüklüyorlardı ki CV'lerine yazabilsinler. Bu da github'da ödevler ortak malı olduğu için benim rahat rahat kopya çekmeme olanak sağlıyordu. Ayrıca oraya daha önce gitmiş bir arkadaşım "Bölümden kızlarla aran iyi olsun çok zorda kalırsan ödev iste kibarlıklarından seni kıramayıp veriyorlar." demişti. Aynı öneri tecrübeyle sabittir arkadaşlar.

Haftada 1 kere yapılan 2 saatlik amfi dersinin yanında 1 saatlik tutoriallar oluyordu. Tutorialdan önce size 5-6 soruluk bir kağıt veriliyordu siz de hazırlanıp geliyordunuz, asistan "Bunu yapan var mı?" diye soruyordu, iyi hazırlanmışsanız cevaplayıp sözlü kapıyordunuz ama pek hazırlanan olmuyordu.

Beş tane bilgisayar mühendisliği dersi aldım ben. Çince alabilirdim fakat konuşmada neredeyse diyalog kuracak kadar yardırmışken yazmada anaokulu düzeyinde olduğum için almadım, hanzı yazmakla uğraşasım gelmedi. Felsefe yan dalı yapıyordum ama İngilizce fakiri bir hocadan felsefe dinleme fikri pek hoş gelmediği için Felsefe dersi alma riskini de alamadım. (Fakat Çince hocasının İngilizcesi çok iyiydi, belki sosyal bilimlerinin hocalarını dikkatli seçiyorlardır ya da en azından öğretim görevlilerini)

İki tane seçmeli teorik (iş hayatında hiçbir işe yaramayacak) ders, iki tane Bilkent'te zorunlu olan teorik ders bir tane de proje dersi aldım. Şimdi bakıyorum da aşırı kötü seçmişim dersleri. Şimdi aklıma olsa sadece bir zorunlu ders + 4 proje dersi alır, projelerde yatar günümü gün ederdim.

Game Development: Neden böyle dedim? Aldığım tek proje dersi olan bu derste ilk 5 hafta Unreal Engine 4 öğrendik. Adamlar bunun için özel bir siteyle anlaşmıştı, site de gayet süper anlatıyordu, en güzel yanı video anlatımı değildi yani kendi hızınızda gidiyordunuz ve sıkılmıyordunuz. (Ama tabii dersler "Şu şöyle yapılır şimdi şunu şöyle böyle yap." diye gittiği için müthiş zevkli de değildi.) İlk 5 hafta da dersler de ağırlaşmadığından rahat rahat öğrendik Unreali. Yalnız her dersten sonra bir de ekstra ödev veriyorlardı üzerine, ben minimum olarak ne istiyorlarsa onu verip 70-75 alıyordum. 4 puanlık ödev veriyorlardı, ödev "Unrealde ev yapın." ise ben 2 oda bir salon ev yapıp gönderiyordum, başkaları ise Beyaz Saray yapıyordu, cs_office yapan vardı ciddi ciddi, kendini mimarlarla karıştıran adamlar vardı sanki Minecraft oynuyoruz.

Sonra proje seçimi oldu, ben proje önerdim, seçilseydi proje lideri olacaktım ama farkettim ki öbür derslerden buna vakit kalmayacak. Başkasına projesine yamanıp az ve öz iş yapayım dedim. (Az kısmı tamam da öz kısmı sıkıntı oldu.) 2 Singapurlu 2 Çin Çinlisi  3 tane exchange öğrencisi olarak grup olduk. Bu grubu kuran eleman grubu ve projeyi bırakıp başka bir gruba geçtiği için grubun bir lideri yoktu, projeyi de insanlar konuşup beraber uydurdular ki bence iyi oldu. Komutayı Singapurlu bir eleman aldı. Arkadaş bu eleman her şeyi yaptı zaten, diğerlerine yapacak bir şey kalmadı. Öbür Singapurlu eleman animasyon yapıştı haritayı donattı vs. Çinlilerden biri, Şü isimli kız, yapay zekayı yazdı, öbürü "Abi 2 tane daha grubum var onlarda zor durumdayız." diyip bir şey yapmadı, yapmasına gerek olmadı. Exchangelerden biri ses koydu, birkaç ıvır zıvırı koydu ne yaptı ben de pek bilmiyorum. Öbür exchangeliye görev bile vermediler! Ben ise "La adamlar projenin sonunda bu hiçbir şey yapmadı diyip dersten kalmama neden olmasınlar." diyip "abi ben şunu yapayım bunu yapayım." diye ıvır zıvır ekledim oyuna, atan kalp ekledim (beğenmeyip kullanmadılar) havada dönen anahtar ekledim inventory diye vs. bunlar bile acayip uğraştırdı.

Proje grubunda herkes birbirine tam puan vereceğini açıkladı ama öyle mi oldu bilmiyorum ben öyle yaptım. Final sınavı yaptılar derste gösterilen birkaç dandik algoritmadan. Kolaydı. Ödevleri dandik verdiğim için A- aldım çıktım dersten.

Operating Systems: Bilgisayar mühendisliğinin en zor dersi olan bu dersi ben çakallık edip yurt dışında aldım. İlk 3-4 hafta derslere gittim. Hoca Singapurluydu ve kolay anlaşılmıyordu. Ben de baktım sıkılıyorum, zaten amfi de buzdolabı gibi, gitmeyi bıraktım derslere. Tutoriallara da kafam esince gittim.

"4 tane ödev vericem, bir partnerle yapabilirsiniz, tek başına acı çekersiniz." dedi. Ben de yurttan Çinli bir kızla anlaştım daha doğrusu o benle anlaştı benim exchange öğrencisi olduğumu ve çok yararlı olmayacağımı bildiği halde? nedendir bilmem. İlk ödev geldi "Isınma ödevi." diye. İnternetten kopyalayıp biriki düzeltme yaptım ama bitiremedim, kıza "ben Malezya'ya tatile gidiyorum." diyip postaladım, o da hemen bitirip vermiş. İkinci ödev geldi. Bu da bildiğin "Isınma ödevi." 1 saat sürdü.

Hoca "4. ödev yetişmeyecek, bir dahaki ödev son." dedi gönderdi son ödevi. Anam o da ne. Kütüphane yazmamızı istemişler ama İskenderiye kütüphanesi mübarek. Gördüğüm gibi ekranı kapamam bir oldu. Kızı "İlk iki ödevi ben yaptım bunu sen yaptım." diyip yüzüstü bıraktım. Ödevin konusuna çalıştıktan sonra bir daha baktım ama nafile. Başka bir arkadaşa sordum (bu erkek) "Zar zor yaptık, test etmesi çok zor oldu." dedi ki biz daha yapım aşamasında değiliz. "Kardeşimmm benim ödevi bize atsana." gibi imalarda bulundum, cevabı "I don't know'un Türkçesi ne?" oldu.
Son gün kız bir şeyler yazmıştı ama çalışmıyordu. Ben deniyeyim dedim, kodu çalıştırmayı başlatamadım bile. "Neyse artık böyle teslim et." demek zorunda kaldım. Aynı gün proje grubundaki Singapurlu arkadaştan yardım istedim, "Biz de yapamadık, eksik teslim ediyoruz, bu ödevde kişi sayısını 3'e çıkardılar istersen senin ismini de yazalım?" dediler ama kabul etmedim.

Bir ay sonra notlara bakmak için sisteme girdiğimde kızın çalışmayan koddan A+ aldığını gördüm. ??? Bilkentte çalışmayan kodun alacağı puan 5-10 falandır 100 üzerinden, kimse kodu okumakla uğraşmaz. Bu kızla asistan arasında ne geçti de asistan A+ verdi? (Bu yıldızlı pekiyi demek.) "You guess leh." diye. Kıza da sordum, o da bilmiyor. Bu sonsuza kadar bir sır olarak kalacak.

Finaldeki ve son ödevdeki harika performansım sayesinde bu dersten A aldım.

Information Retrieval: İleride çalışabileceğim alan bu olabilir belki Google'da çalışırım hayalleriyle aldım bu dersi. Başları güzel olsa ders sonradan sürekli "Arama motorumuzu nasıl güzelleştirebiliriz?" düsturunda gittiğinden sıkıldım. Derslerine düzenli gittiğim tek dersti çünkü hoca Singapurlu olsa da gayet güzel bir aksanla konuşuyordu ve dersi canlı ve espirili anlatıyordu. Ödevler felaket zordu. İlk ödevi zamanında teslim ettim fakat asistan çalıştıramamış, Ofisine gittim sıkıntıyı gidermek için. Gideremedim. Python versiyonları uyuşmuyordu. "Ben sana yarına kadar mühlet vereyim, al bak bu da benim kullandığım test dosyaları ama nolur internette paylaşma." dedi. Kelle koltukta gezinen bir asistandan beklenilmeyecek kadar iyi yürekli bir davranıştı. Akşam kodun son halini attım, puanımı kırdı ama fazla kırmadı sağolsun. İkinci ödevin süresi bir aydı, fakat ben bunu tınlamayıp arada Malezya tatili yapıp ödevi de son iki güne bırakınca yetiştiremedim tabii. Ödevin son günü saat üç buçuk, uykusuzum, 8 saatim var ama bitecek gibi değil. Ödev partnerliydi ama partner falan bulamamıştım. Yine Game Developmenttaki proje grubundan, daha önce de bahsettiğim, Şü isimli kıza mesaj attım mecbur. "Partnerin yoksa benim ismimi yazsana ödeve ne istersen yaparım kulun köpeğin olurum." diye. Nefesi tutup yanıt bekledim. Kıramadı ok dedi. Çok sevindim sonra yatıp zıbardım. Türkiye'den getirdiğim Türk lokumlarını ona götürdüm. Üçüncü ödevi de beraber yaptık güya ama büyük kısmını o yaptı. Dördüncü ödev projeydi ve felaket zordu. Yeni Zellandalı bi eleman mesaj atıp "Kardeşimmm beni de gruba alsanıza ödev çok zor yaa." diye mesaj attı, adamı pek tanımıyordum ama adamda kendimi gördüm ok dedim. Sonra aynı durumda olan İsveçli biri geldi. Onlar işi götürdüler, ben
Bu dersin hocasına ilk hafta gidip araştırma asistanlığı başvurusunda bulundum, haftaya toplantıya geldi. İkinci hafta "Hocam çok dersim var ben gelemicem." demek zorunda kaldım "-_-
Sınavlardaki kötü performansım sebebiyle dersi B ile geçtim malesef.

Computer Networks: Bu dersin hocası helyum çekmiş gibi konuşuyordu, derse sadece ilk hafta gittim, onda da sıkılıp çıktım. Dersin kitabını okudum, konu internetin nasıl çalıştığıydı. Eğlenceliydi ama pratikte hiçbir işe yaramıyordu. Dersin ödevleri internette mevcuttu. Ödevleri önce kendim yapmaya gayret gösterdim, sonra baktım uzun sürüyor zorlandığım yerde internetteki ödevlere bakmaya başladım. Asistan ota tota puan kırıyordu, sürekli ortalamanın altında kalıyordum. En son verdikleri ödevin internettekilerden farklı olabilme ihtimali yoktu, direkt kopya çektim, asistan tam puan verdi ve "Good job" diye yorum girdi.
Bu ders 2.sınıf dersiydi. Operating System da 2. sınıf dersiydi. Öğrenciler aynıydı ama nedense bu derste aşırı hırs yapmışlardı, veya ders çok kolay olduğundan herkes iyi not alıyordu? Nedenini bilmiyorum ama B aldım ben, dersi aldığıma da pişman oldum.

Design and Analysis of Algorithms: Bu ders Bilkentte çok zor diye aldık ama burada da çok zordu. Arkadaş "Ben her hafta çalıştım ama anca B- alabildim, diğer öğrenciler çok iyi." dedi. Ben her hafta çalışmadım tabii, anca son anda çalıştım, midtermler test olduğundan sıktım hep, ödevler de yine internetten :-) Finalde kalem oynatamadım resmen, üniversite ikinci sınıfta öğrendiğim konular vardı onları yapabildim anca, tahminen 30-40 almışımdır. Başkaları da öyle yapmış olacak ki F'le kalmayı veya ucu ucuna geçmeyi beklerken B- aldım sınavdan ama ders önemli bir ders olduğundan tekrarlamaya karar verdim.

NUS ile Bilkent Arasındaki Farklar

Eğitim Kalitesi

Bu yazıyı okuyan liseli arkadaşlar varsa diye bu bölümü özel olarak yazıyorum, hayır arkadaşlar ders anlatımı konusunda öyle önemli bir fark yok. Aynı kitaplar, aynı konular, anlatılanlar aynı, bazı hocaların aksanı ağır vs. ama bunlar hep şansa bağlı. Üniversiteler hocaları araştırma yeteneğine göre seçiyorlar, iyi öğretsin değil. İyi öğretmek hocanın iş ahlakına bağlı.

Eğitim kalitesini daha ölçülebilir kılan kriterler okulun verdiği fırsatlardır bunu da aşağıda veya exchange yazılarımın genelinde açıkladım.

Yoğunluk

Bilkent de NUS da ODTÜ de Boğaziçi de Koç da hepsi Amerikan sisteminin taklididir. Bu konuda Amerikan taklidi olmak kötü bir şey değildir, Amerika bilime ve eğitime çok büyük paralar yatıran bir ülkedir. Mesele Amerika'nın uşağı olmamaktır diyip sosyal mesajı da vereyim inceden.

Dolayısıyla yoğunluk olarak Bilkentle NUS çok farklı değil. İkisinde bol ödev, vize ve projeler var. NUS'ta quiz yok ve ödevler partnerli yapılabiliyor, böyle bir fark var, bir de Bilkent'in ödevlerini sağda solda bulmak da çok kolay değil ya da ben bulamadım veya iyi arayamadım.

Ama şu var ki Bilkent'te vize ve finallere çalışmamız için ekstra süre vermezler. Vizelerin yoğunlaştığı 8. haftada öğrenciler sınavlara çalışalım derken hocalar yeni konu işlemeye tam gaz devam ederler. İpin ucu kaçar, öğrenciler bir daha bellerini doğrultamazlar. Final haftasından önceki boş gün sayısı çok azdır. Bir hafta olmaz asla. NUS'ta ise öğrencileri düşünüp 1 haftayı ful boş bırakırlar ki öğrenciler rahat ineklesin.

Seçmeli dersler

NUS kalabalıktır. Kalabalık okullar genellikle avantajlıdır diyecem ben yemekhane sırası dışında bi dezavantajını göremedim (o da bizim ülkenin üstün planlama yeteneklerinden kaynaklıdır NUS'ta bu yok), dolayısıyla kalabalık okullar her zaman avantajlıdır. NUS kalabalık, bölüm de kalabalık. Bölümün kalabalık olmasının en belirgin avantajı teknik seçmeli ders bolluğu.

Şimdi şöyle bir hesap yapalım:
Bilkent'te bir dönemde 160 kişi var. Bu 160 kişinin hepsi 4.sınıfa gelemezler, gelen kişi sayısı 140-150 falandır, hadi 150 diyelim biz ona. Bir teknik seçmeli dersin de ortama 50 kişi kabul ettiğini varsayalım. Bilkentte öğrencilerin 5 tane teknik seçmeli ders alması zorunludur, öğrenci kafayı yememişse 6.yı almaz zaten. Herkesin bunu son sene yaptığını varsayarsak (normali o) 150 kişinin bir seçmeli dersi için 3 tercihi olabilir. 5 * 3 = 15. Yani teorik olarak bizim okul en fazla 15 farklı teknik seçmeli ders açar ama bu rakam da hayal. Aynı ders bir yılda iki kez açılıyor ve aynı ders birkaç sınıfta açılıyor. Ben gevezeliği bırakıp gerçek sayıyı vereyim: 12. (Yine iyiymiş.) (Merak eden baksın: https://stars.bilkent.edu.tr/homepage/plain_offerings CS473 ve CS476 haricindeki tüm 400 kodlu dersler)

Koç bilgisayara her sene 50 kişi alındığını duyunca orada okuyan birine sormuştum teknik seçmelilerde sıkıntı olmuyor mu? "Evet, o yüzden seçmelilerin bazıları elektronikçilerle ortak alınıyor." demişti.

Şimdi NUS'a bakalım. Buradan edindiğim bilgiye göre 4.sınıfta bilgisayar okuyan kişi sayısı toplam 462! (Hepsi mühendislik olarak geçmiyor ama dersler aynı.) Yukarıda yaptığım hesabı 3 ile çarpın. Tabii öğrencilerin kaç tane seçmeli alması gerek veya bu derslerin hangileri seçmeli bilmiyorum ama açılan ders listesi her şekilde bizim okulu ikiye üçe katlar.

Üstelik 3d modelleme, oyun geliştirme, ios aplikasyonu geliştirme vs. bir sürü sektöre yönelik ders var. Bizim okul idealistlik yapıp sürekli "mühendislik" dersi vermeye bakıyor, sektörle ilgili en fazla "Software architecture design" şeklinde bir ders buluyorsunuz, işte sıkıcı bir ton ıvır zıvır gösteriyorlar kendi bilgilerinizle yapacağınız bir projeye uygulayın diyorlar. Sektöre yönelik dersler CTIS bölümünde mevcut ama öbürünün puanı daha yüksek hem de bilgisayar mühendisliği diploması veriyorlar diye CS yazdık biz.

Peki seçmeli dersler çok mu önemli ? Ben unreal engine öğrenmek isteseydim bunu kendi başıma yapacaktım, youtubedan Hintli abileri dinleyecektim, sınav dönemi geldiğinde bırakacaktım. Proje grubu oluşturmak ise zor olacaktı, diyelim oluşturduk adamlar devam edecek miydi, projeyi bitirebilecek miydik bunlar hep muallakta. NUS'ta bunun dersini alınca ise direkt olarak Unreal'in yapımcılarından öğrendik, takıldığımız yerde adamlara mail atabiliyorduk (ben attım hatta), proje grubum hazırdı ve adamlar proje yapmak zorundaydılar.

Üstelik dönem sonunda yaptıkları kokteylde 8-10 tane dersin grupları vardı ve kokteyle iş adamları falan da katıldı. Benim sektörde çalışma isteğim yok ama bu işle ilgilenenler için bir fırsat bu. Bizde sadece bitirme projelerinin kokteyli var.

Uzmanlıklar Müfredatı

Yukarıdakiyle paralel olarak CScileri için "focus areas" yani uzmanlık alanları icat edilmiş. Kendi belirledikleri mini-müfredattan 4 ders alıp bir alanda uzmanlaşmanızı bekliyorlar yani bizdeki gibi kafana göre 5 tane seçmeli ders alamıyorsun. Uzmanlık alanları burada.
4 dersin yanına 2 tane de kafana göre seçmeli ders alabilirsin.
İşte dostum bu harika! Ama bizim okullarımızda bu kadar öğrenci ve bu kadar öğrenciye hizmet verecek eğitim olmadıkça bu da malesef hiç olmayacak. Anca software / hardware veya software / hardware / theory diye ayırabilirler, yani bizim okulda bu mümkün olurdu ama zaten buna da gerek yok çünkü teknik seçmeli dersler anca 4.sınıfta alınıyor ve o zamana kadar mantıklı insanlar uzmanlık alanını belirlemiş oluyor, belirleyemeyenler de bir şey olmuyor zaten. 4. sınıfta alınmalarının sebebi de bizde must derslerin daha fazla olması ve Singapur'da temel düzeyde verilen bazı must derslerinin ikiye bölünüp daha ayrıntılı verilmesi. Programming Languages, Database Systems, Digital Design, CS102 (Javalı proje dersi) (Bu harbiden gereksiz ama), Basics of Signals and Systems ve bilgisayar mühendislerine verilen Endüstri mühendisliği dersi yok orada.

Forumlar

Güzel bir olay da forumlar; her dersin forumu var ve forumları insanlar (en azından soru sormak için) kullanıyorlar, evet bu çok ilginç. Soru soruyorlar, hoca veya asistanlar cevaplıyor, eğer hoca foruma katılmaya "participation puanı" veriyorsa diğer öğrenciler de cevap yazıyor. Bizde de bazen forum oluyor ama insanlar utanıyor mudur nedir mesaj atan pek olmuyor.

Kulüpler

Eğitimle tam alakası yok ama yazayım, burada kulüpler var da çoğu yurtlara ait, adamlar film gecesini yurtta 5-10 kişiyle LCD ekran karşısında yapıyor. Bizim okuldaki gibi tüm okulu kapsayan güzel etkinlikler göremedim, MSSF'nin düzenlediği tiyatro oyunları yok, senfoni orkestrası yok, TDP'nin gezileri yok, politik düşünce kulübünün tartışma etkinleri yok zaten tartışacak bir şey yok. Yurtlardaki etkinlikler de bayağı ıvır zıvır etkinlikler.

*

Şimdilik aklıma bu kadar geldi. İki okulun da Amerikan sistemini taklit eden okul olduğunu unutmayın. Özetle NUS'un farkı öğrenci kitlesinin daha çalışkan (gelen Hintli Çinlileri düşünürsek daha çalışmaya mahkum) kişiler ve okul kalabalık olduğu için daha iyi şartları var. Fakat öyle "Buraya aşık oldum Bilkent tü kaka." denebilecek bir durum yok.

KUSRP Bonus: İstanbul'da Tuhaf Bir Gün

Tarih: 9 Eylül 2016

Hayalim staj bitince İstanbul'u karış karış gezip altını üstünü getirmek ve buraya detaylı bir gezi yazısı yazmaktı, ama malesef stajdaki işimi anca perşembe günü bitirince yalan oldu. Son gün can havliyle gezeyim ufak bir gezi yazısı kondurup öyle eve gideyim dedim o gün de çok garip bir gün oldu geziden çok yaşadıklarım ve üst üste yaptığım saçma hatalarım ilginçti, gelin bir anlatayım.

Not: Gezi yazısı olmayacak. İstanbul'u benden iyi anlatan birileri elbet vardır.

Sabah kalktım, telefon şarj olmamış! Apple'ın dandik kablosu pert olduğundan fake kablo almıştım o da enselenmiş. Powerbanki kaptım. Dolmuşa bindim, dolmuşta bizim labın asistanıyla karşılaştım o da toplanmış memlekete gidiyor bayram için, biraz eski (?) günleri yadettik. Sultanahmet'e nasıl giderim onu konuştuk, Taksim'de nostaljik trene bin Şişhane'de in dedi. "Ama tramvay'ın durağı yok sanırım denk getirip binecen. dedi." O nasıl iş anlamadım ama tamam dedim.



Taksime gittim tramvay harbiden ortada bir yerde, şoför tramvayda dışarıdakilere bir şey anlatmaya çabalıyor. "Şişhaneye gider mi bu?" dedim "Şişhaneye gitmez aşağıda bekle." dedi. "Peki nereye gider?" dedim "Şişhane." dedi kapattı kapıyı gitti. Meğer aşağıda durak varmış, asistan tufaya getirmiş. Fakat bunu anlatmak çok mu zordu? Tamam ben malmışım da insanlar da gereksiz sinirli İstanbul'da. O yüzden kaza oldu 23 eylül 2016'da Acıbadem'de. Yolcu mallık yapıyor, şoför insan gibi açıklama yapacağına saçmalıyor sonra yolcu şoföre dalıyor. "-_-



Şişhane'de inip Galata Kulesine çıktım. Galata Kulesi'nde birkaç manzara fotoğrafı çektikten sonra bari benim de bir fotoğrafım olsun dedim birinden rica ettim çeksin diye, kız bir tane isteksizce çekti telefonu verdi çekti gitti, o fotoğrafta da Topkapı'yı Sultanahmet'i arkama almaya lüzum görmemiş acelesi vardı herhalde.



Galata köprüsüne doğru yürümeye başladım. Yolda topaç satan bir adamla karşılaştım, topaçı yoyo gibi oynuyordu hoşuma gitti adam da gel gel yaptı eyvah dedim kaçayım "Korkma kardeş bişi yapmıcaz." dedi. "Nerelisin sen?" dedi. "Bursa" dedim. "Aaaa ben de Bursalıyım ben sen neresindensin?" "Orhangazi." "Ben de Karacabeyliyim Mustafa Kemalpaşa'nın ilerisi Orhangazi'nin 30 dakika." dedi. Sonra topacımsı yoyoyu oynattı. Sonra tabii "Ben normalde tanesini 10'a satıyom ama sana üç tanesi 20 lira." falan diye başladı. Ben yanaşmayınca "Kuzenlerini yeğenlerini sevindir. Bak hemşehriymişiz hem de bi siftah yapalım." falan yardırdı. Ben yine oralı olmayınca "Selametle kardeşim." dedi ayrıldık. Abi gerçekten Bursalı mıydı yoksa "Zimbabweliyim" desem Zimbabweli mi çıkardı bilmiyorum ama Orhangazi-Karacabey arası 1.5 saat, onu biliyorum.



Galata köprüsü'nden yürüyüp Sultanahmet bölgesinde Bizans Sultanının (.d) Mısır'dan getirdiği (çaldığı?) dikili taşlarla fotoğraf çekindim. Sonra Ayasofya'ya gittim. Daha önce gitmemiştim buraya ama Singapur'da yaptığım Türkiye sunumunda anlatmıştım :P Onda da İngilizcesini okuyamamış, hacia haci?? diye kekeleyip rezil olduktan sonra Ayasofya diyip geçmiştim. Bu da böyle bir anımdır.

İçeri kedi girmiş, gören selfi alıyor. Ne kedisever milletiz :P



Ama asıl hikaye burada başlıyor. Malum Meryem figürüyle Allah yazısının aynı karede yakalayıp poz verebileceğiniz belki de tek yer burası. Turistler sıra sıra çekiniyor ben de çekineyim benim başım kel mi dedim. orada birbirine yardım eden iki turist vardı bana da aynı iyiliği yapar mısınız dedim. Biri erkek, Avustralyalıymış (ama Asya kökenli), öbürü kız, nereli olduğu yüzünden anlaşılmıyor. Saçlarının ucunu yeşile boyamış, gözlerine de yeşil lens takmış. Sordum Endonezyalıymış.



Singapur'da 4 ayımı geçirmiştim, 1 ayımı da Malezya'da, Tayland'da, Vietnam ve Kamboçya'da gezerek geçirdim. Fakat Endonezya'ya gidememiştim. Giden Avrupalı arkadaşlar da oranın insanının çok samimi (ve çok fakir), gittikleri turistik yerlerde Endonezyalıların kendileriyle fotoğraf çekinmek için sıraya girdiğini falan anlatmıştı. Oradan kanım ısındı kıza. bana nereli olduğumu ve yalnız olup olmadığımı sordu. Sonra muhabbet etmeye başladık. Petrol şirketinde çalışıyormuş, kurban bayramı vesilesiyle gezmeye gelmiş.

Ayasofya'dan çıktık. kız Topkapı'ya gidecekmiş, Google Maps'e baktım, aynı zamanda bir turist rehberinin Topkapı buradan demesinden de hareketle Ayasofya'nın girişinin sol tarafında kalan ve aşağı inen sokağı işaret ettim. Yerebatan Sarnıcı'na gittim.



Yerebatan Sarnıcı gördüğüm en enteresan tarihi yapılardan biri. İçinde fazla bir şey yok ama atmosfer güzel. Medusa başı varmış burada, tabelaları izleyip gittim Medusa'yla selfi aldım. Yanında eşi çocuğuyla gelmiş bir amca "Bu Medusa başı mı?" diye sordu kafa salladım. Ama amcanın canı İngilizce'siyle hava atmak istemiş sanırım, benim cevabı beğenmedi bir de "Is this Medusa head?" diye sordu ben de "Yeees it is." dedim.



Oradan çıktıktan sonra Topkapı'daki müzelere girmek için kıza gösterdiğim aynı yolu yürüdüğümde fark ettim ki bu yol hediyelikçilerden başka bir yere gitmiyor ve yol boyunca Topkapı sarayının duvarları size eşlik ediyor. "Alçak yere saray mı yapılır hay kafam" diyerek kendime söve söve geri döndüm ve kıza da nasıl bir kötülük ettiğimi fark edip mesaj atıp özür diledim. Kız da "Yeah I had a long walk." diye cevap verdi. Çok yürütmüşüm onu da :(

Bu arada telefonun şarjı ölü ve powerbank ara sıra şarj ediyor aleti. Kızla aşırı rötarlı bir şekilde mesajlaşıyorum akşam yemeği yiyelim diye ama iletişim her an kesilebilir. Birkaç müzeyi gezdikten sonra Sultanahmet'e gittim. Girişteki güvenlik "Cami ziyarete kapandı yalnızca namaz kılacaklar gelebilir, yarın şu saatte gelin." dedi. "Abim nasıl geleyim güzel abim ben istanbul'dan gidiyorum yarın. bir girmek nasip olmadı şuraya." falan dedim. Bir yandan da Çinlilerin kapanıp girdiği gözümden kaçmadı. :) Önce "benim yapabileceğim bir şey yok." dedi ama sonra acımış olacak ki çaktırmadan "Sen, 5 dakika" dedi girdik.

"Blue Mosque" diyorlar buraya. Fotoğraflardaki gibi bir maviliğini göremedim?



Çıktığımda yine kızla buluştum bu arada akşam olmuştu hava kararmaya başladı. Öğle yemeği yememiştim, etrafta bildiğim bir yer yok, zaten turistik restoranlarda ateş pahası. Duruyorum olduğum yerde karar veremiyorum nerede yiyeceğimize. "Henüz açlıktan ölmediysen en iyisi Beşiktaş'ta döner yiyelim." dedim. Kabataş'a gitmek için Tramvay'a bindik. Tramvay Eminönüne gelince "Bu son duraktı Cevizlibağ'a geri dönüyoruz." diye anons geldi mecburen erken indik.

İndiğimiz yerde bir dolu otobüsün kalktığı bir yer var. Neye bineceğimi bilmiyorum, "Nasıl Giderim?" appi iyi çalışmıyor. Sordum bir adama Beşiktaş'a nasıl gideriz diye, karşıya geç 28'e bin dedi. Altgeçitten karşıya geçtik, durak bomboş, gelen otobüs şöforüne sordum "Buradan değil geri gitçen." dedi eliyle geri geri işaret ederek. biraz ileri yürüyüp baktım ortada bir tane serviş dışı otobüs var başka da bir şey yok. Dedim herhalde bu şoför geri derken öbür yönü kastetti. "Ya pardon az önceki eleman yanlış yönlendirmiş." diyip bir daha altgeçitten yürüttüm kızı yine, karşıya geçtik. Bir yandan da kendime kızıyorum. Karşıda bir daha sordum başka biri "karşıya geçmen lazım. sonra 100 metre ileride başka bir durak var orada bekle" dedi. Bütün bunlar peşimde 11 saat yoldan gelmiş jetlaglı tüm günü de gezmekle geçirmiş bir turist varken yaşanıyor. Kibarlıktan "it's okay" falan diyor ama kim bilir içinden neler diyor kız :) Ben de bir yandan sesli bir şekilde kendime kızıyorum. Kendi memleketimde kaybolmayı pek güzel başarmıştım. Adamın dediği yere gittik oradaki otobüs durağındaki birine sordum "Kardeşim durağın önünde değil de ortada duracak otobüs." dedi. Artık kendimden iyice şüphe etmeye başladığımdan belki bunu da anlamamışımdır diye gittim ötedeki duraktaki bir adama sordum o da aynı şeyi söyledi. "Yolun ortasında araba mı duracak?" dedim, cidden durdu.

Beşiktaş'a geldik sonunda. yine kızı biraz daha yürüttükten sonra dönerciye oturduk, tavuk dürüm ayran söyledik. Kız ayranı beğenmedi ya la :s bitiremedi, garson biten yemeği alırken "bunu içiyorsunuz herhalde." diye ayranı bıraktı gitti, o da inanamadı. Abimin arkadaşı endonezyalı bir bayanla evli, abimlere misafirliğe gelmişler, yengem söyleniyordu "Kahvaltıda bir sürü şey var kadın sadece biber yedi." diye. Bu da turşu biberinin müptelası oldu ahah.

Şimdi düşündüm de dünya üzerinde tuzlu içecek içen tek millet biziz herhalde. Ayran ve şalgamı başka kim içiyor?



Oradan Beşiktaş'ta bildiğim bir kafeye götüreyim dedim ama neresi olduğunu hatırlamıyorum. Bir de beşiktaş turu yaptırdım kıza. sonra baktım kartalın burnunun dibindeymiş. Hay kafam. Oraya da oturmadık zaten, kız geleneksel tatlılardan denemek istiyorum diyor. Gittik Mado'ya oturduk. Kızla bitmek bilmeyen menüye uzun uzun göz gezdirdikten sonra baklava arası dondurma söyledik. Ama garson abi düz baklava getirmeyi uygun gördü. İtiraz edince "Anca böyle getirebiliyoruz, dondurma istiyorsanız 2 top koydurayım üzerine." dedi. Hey Allah'ım boşuna mı baktım menüye o kadar? İyi tamam böyle yiyelim dedim. Zaten kız baklavayı tatmak istiyorum demişti önceden.

Baklavadan bir ısırık aldım. Ya ben 6 aydır baklava yemediğimden ağız tadım değişti ya da baklava gerçekten berbat ki bence ikincisi. Pişirdikten sonra üzerine ekstra toz şeker ekmişler demek ki, ekmemişler basmışlar. Dedim bunu ben beğenmedim bu kız kesin beğenmez. Öyle de oldu. Sadece 2 tanesini yiyebildi, diğer 2'sini paket yaptırdı :P hesabı başka bir garson getirdi, sonra fişe baktı fişte "dondurmalı baklava" yazıyor. "Pardon arkadaşlar yanlış yazmış." dedi. "Bu tatlı sizde var mı?." dedim "Var efendim." dedi.

Benim ufaktan yaylanmam lazım, çünkü yurda son otobüs 23:50'de ve buna binmek için de önce Sarıyer'e gitmem lazım. Otobüs duraklarına doğru gidiyoruz. Ben acele ediyorum ama kız aheste yürüyor. Planım önce taksime hangi araba gidiyor ona bakmak ki kız oteline gidebilsin sonra veda edip hatıra fotoğrafı çektirip toz olmak. 

Gerçekte olan ise dolmuşun kalkmakta olduğunu görünce kıza "goodbyeeeee" diye bağırıp dolmuşun arkasından koşmaya başlamak. Dolmuşun bir türlü durmaması. O an aklıma Amerikan aksiyon filmlerinin gelmesi. Çok iyi denk getirip dolmuşun içine zıplamam. Dolmuşçunun ani fren yapmasıyla direğe tutunup devrilmekten son anda kurtulmam. Adamın "Noluyor lan" bakışı.

Ne yaptım ben? Kalan son sarj tanelerimle kıza mesaj çektim özür dilerim böyle buharlaştığım için diye. Beşiktaş'tan Taksim'e de gidebilir umarım kendi başına.

Dolmuş düşündüğümden 50 dakika erken vardı sarıyer'e. Aferim çok iyi düşünmüşüm. Ama mobiett app'ine baktım sefer iptal olmuş? Mecbur Koç Üni'ye taksi çekecez ama cüzdan'a baktım 0 liram kalmış. O son baklavayı yemiyecektik. Ziraat bankası buldum kyk kredisini çekeyim dedim. Atm "para çekme ünitemiz bozuk." diye hata verdi. İçimden saydırıyorum artık bu kadar şanssızlık olamaz diye. Şarj da %1 artık. Neyseki hemen yanı başındaki atm çalıştı da 50 lira çektim.Taksi durağına gittim, Koç ne kadar yazar dedim 15-16 yazar dedi. tamam dedim. Sarıyer'den çıkmadan aklıma geldi bozuğum yok 50 lira var dedim "Bir de önce kaç tutar diye soruyon." dedi manalı manalı. Koç ünili arkadaşlar güzel imaj bırakmış adamlara anlaşılan. "Bizim bozukluklar gitmesin bari benzincide bozduralım." dedi.

Benzinciye gittik istasyon patladı. Hastaneye gittik. Böyle bir güne böyle bir son yakışırdı ama sağ salim yurda vardım 1-1.5 saatte odayı toplayıp zıbardım ama yürümekten bacaklarım ağrıyor hemen dalamadım ertesi gün sabah 6'da kalktım ilk dolmuşla metroya gideyim diye o da yarım saat geç geldi bir de eve beraber gideceğim abimden fırça yedim. Son.

*

O "goodbye'ı", o kaçar gibi koşuşu, o atlayışı hiçbir zaman unutmayacağım ama. Hepimizin vardır yapıp da "Ben bunu niye yaptım şimdi?" diyip anlam veremediğimiz hareketleri. Bu da benim bu tip hareketlerimin listesinde ilk onda yerini aldı ehehe.  

Daha burada yazıyı gereksiz şişireceğinden anlatmadığım ama bana ilginç gelen kısımlar da var. Kendi memleketimde bir günün bu kadar enteresan olacağını düşünmemiştim. Elinizin altındaki bu harika gezi şehrinin kıymetini bilmelisiniz :)

KUSRP 5 - Son



KUSRP bitti, hatta biteli 1 hafta oldu. Arada ben tembellik yapıp oyunlara daldığım için yazı yazmadım. Neyse aynen hafta hafta yazmaya devam ediyorum şimdi.

KALAN GÜNLER

5. Hafta Cumartesi
Haftaiçi iki gün ense yapınca cumartesi laba gideyim dedim. Yapmam gereken eldeki programda çıkan ve yine eldeki programın hazırladığı sonuçları bastıran popup'ın aynısından bizim sonuçlar için de bir tane yapmaktı. Ben de adamların popup kodunu kopyalayıp kendiminkine uydurup, hemen altına yerleştiriyordum ama siteyi açınca acayip acayip yerlerde popup çıkıyordu. İşin kötü yanı bu kadar basit bir şeyle tüm gün uğraşmak çok sinir bozucuydu. Üniversitedeyiz, yanı başımda adamlar araştırma yapıyor ben popup bastırmakla uğraşıyorum. Eh anasını.
(Bir yandan da yeni mezun olup ASELSAN'da çalışan arkadaşla iletişimdeyim. Orada da adama bunu yaptırıyorlarmış. Enteresan.)

6. Hafta
1. Gün: Salak problemi hala çözemedim. Bir popup basmak bu kadar zor olabilir mi arkadaş? Çıktım labtan öğle yemeğine gittim, Kapadokya'ya giden Hindistanlı arkadaşlarla muhabbet falan ettim, baloncu adam elemanları "rüzgar var" diye saçma sapan yerlere götürmüş onu dinledim, sonra yurda döndüm, çamaşırları yıkamaya attım, öğle uykusu yaptım, akşam laba döndüm, labtan yurda geçen arkadaşlarla karşılaşıp "İkinci öğretime geçtim." dedim. Kendi kendime "Ya bu işi beceremedim en iyisi alternatif bir çözüm bulayım kutunun dışından düşüneyim bir şey deniyeyim." falan diye monologlar yaptım. " Gittim kodda hazır bulunan popupa benim sonuçları yazdım her şey çözüldü. Çiçekler açmaya, kelebekler uçuşmaya, kör buzağı topallamaya başladı. Asistana "Siz benden su yılanı istiyorsunuz ben size yılan balığı vereceğim." diye analoji yaptım "Ne diyon topraam" diye cevap verdi.

2. Gün: Bugün eldekileri hocaya sunacaktık. Yalnız komik bir şey oldu, işi gecenin bir yarısı bitirince sunum aceleye geldi, benim kodlar virtual boxta olduğu için print screenle ekran görüntüsü alamadım, "La gece gece bunla mı uğraşacam." diyip ekran görüntüsünü telefonla fotoğraf çekerek alıp sunuma koydum. Hoca bakıyor "Olm bu uygulamanın ortası neden parlıyor." diye. Zaten bir şey sunamadım da, konuşurken azıcık tekleyince hoca "okey okey" dedi geçiştirdi çünkü sunumdaki en son kısım benimdi ve hoca da sunumun gereğinden uzun sürmesinden pek hoşnut değildi.
İş hemen hemen bitmişti. Sunumdan sonra asistanla yapılabilecek ekstra görevleri konuştuk. "Adamlar koda bir şey eklemiş, çizdiğimiz nesnenin ismini döndükten sonra (örneğin uçak) aynı zamanda eldeki en yakın uçak çizimini gösteriyor. Biz sadece temsili bir uçak atıp geçiyoruz." dedim. "Tamam sen onu yap aklıma verecek başka bir iş gelmedi." dedi.

3-4. Gün:  O bahsettiğim ekstra kısmı adamların nasıl yazdığını bir türlü anlayamadım. En iyisi kendim yazayım daha kolay olacak diye kolları sıvadım ama ona da gerek kalmadı, yapılmışı varmış zaten eheh. İşleri aşırı derecede ağırdan alarak yazdım, bir yandan da GRE falan çalışmaya başladım. Asistan da haklı olarak "Olum şunu yap da aradan çıksın la sonra çalış GRE'ni." demeye başladı. Ama bana fark eden bir şey olmayacak gibi gözüküyordu, zaten bunu yapınca iş bitecekti.

5. Günü: Uğraşıp bunu da bitirdim. İş bitmişti. Benden bu kadar diyip eve döndüm. O günden beri Battlefield 1 oynuyorum.

*

Diyebilmeyi çok isterdim amaaaa.

7-8. Hafta
Sahiden de işin bittiğini sanıyordum, o yüzden ofiste oturup hiçbir şey yapmıyordum. Arkadaşlar arada batak atıyordu, onlara katılıyordum. Ondan arta kalan vakit memrise.com'dan kelime ezberliyordum, Django kitabından Django çalışıyordum, kitap okuyordum vs. evde boş zamanımda yapmayacağım dolu işleri yapmaya çalışıyordum. Ama stajla bi alakası yoktu yaptıklarımın.
GSÜ'lü arkadaşla Bilkentli arkadaş kendilerinden yazmaları istenen (ve yazdıkları) programların çok yavaş olduğuna karar verip kendileri bir algoritma yazdılar. Öyle ki hocayla bu yaptıklarının üzerine makale yazabilirler mi onun hakkında konuştular. Boğaziçili arkadaş eldeki programı daha hızlı çalıştırmak için hocanın verdiği bir fikri uygulamaya koydu ama istediği sonuçları alamadı.
Daha fazla teknik konuşmak gerekirse (isterseniz burayı atlayım) Bilkentli ile GSÜ'lü bilgisayarın eldeki çizim verilerini makine öğrenmesiyle öğrenmesini yazan programı yazmıştı. Sonra GSÜ'lü "Ben bunu paralel programlamayla hızlandırayım." dedi. Yani program kodunu birden fazla işlemcide çalışacak şekilde dizayn etti. Fakat sonradan bu ikisi benim stajın üçüncü günü yazdığım ck-means fonksiyonunun da işi yavaşladığını fark edip kendileri farklı bir algoritma bulup öğrenme işini daha da hızlandırdılar.
Boğaziçili ise öğrenme işi ile değil sınıflandırma işiyle (ve sınıflandırma sonuçlarının tutarlılığıyla) ilgileniyordu. Yani programa bir çizim atıyordun ve bilgisayar da bu çizimin neye ait olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu. Fakat bu tahmin işi de yavaş çalıştığından ben bunu hızlandırayım dedi. Hocadan fikir aldı, dediklerini uyguladı. Arkadaş program hızlanınca bilgisayarın daha kötü tahminler yapacağını bekliyordu fakat tersine çok daha iyi tahmin yapıyordu. Sunum da bu iş için "Arkadaşın sonuçları gerçek olamayacak kadar iyi, o yüzden şu an hatayı arıyor." demek zorunda kaldılar. Adam sunum gününe kadar bununla uğraştı.

8. Haftanın sonuna doğru GSÜ'lü ile Bilkentli öğrenme işini yaptılar, öğrenilmiş bilgileri kaydettiler ve "azimli kardeş yeni modeli senin proje IMotion'a taksana." dediler. Olur diyip memrise.com'da kelime öğrenmeye devam ettim. Benim düşüncem bu işi olabilecek en geç zamanda yapmaktı ki adamlar fikirlerini değiştirip "Biz projeyi değiştirdik yenisini koy IMotion'a." derlerse her şeyi tekrara tekrar yükleyip düzeltmek zorunda kalmayayım. "Eline mi yapışırdı." demeyin, aşırı gereksiz uğraştıran bir işti bu.

Bu ölümcül bir hataydı.

Adamlar bunu dediklerinde muhtemelen labın bilgisayarını kullanıyorlardı, dolayısıyla bunu yapamazdım. Labın bilgisayarını kullanmak için hiç fırsat oldu mu bilmiyorum. Ama fırsatlar yaratılabilirdi, eğer bu işi bir an önce bitirmeye istekli olsaydım.

Son Hafta
İşi sonlandırmayı taa son haftaya ertelemiştim. Adamların kodunun son halini kendi koduma takınca her şeyin güllük gülistanlık olacağından o kadar emindim ki.
Asistan reis son sunumu perşembe günü yapıp cuma herkesin evlere dağılacağını söylüyordu. Fakat hoca salı günü sunmamızı istedi. Bir anda 2 gün geriye düşmüştük.

Ben pazartesi "Şu işi bi halledeyim." diyip erkenden gidip bilgisayarı kaptım. Kodu koydum, çalıştı, sonra kodu temizleyeyim dedim, tüm print("Nabıyon lan") ları ve "deneme" adını koyduğum değişkenleri sildim. İş bir saatte bitti dedim ne güzel. Arkadaşlar "Biz şu bilgisayarı 5 dakikalığına alalım." Henüz yaptığım işi adamakıllı test edememiştim ve ortaya çıkan şeyi asistana da gösterememiştim ama iş nasıl olsa bitti diyip verdim laptopu.

Android aplikasyonu da bitmişti fakat serverdan sadece nesnenin ismi geliyordu ve android aplikasyonu da nesnenin temsili resmini basıyordu. Yani aplikasyona uçak çiziliyorsa aplikasyon buna en benzeyen uçak resmini değil de temsili bir uçak resmi yayınlıyordu. Asistan dedi "Kendi projene yaptığın gibi aplikasyona da en yakın resmi göndersene." dedi. Yapılacak tek iş önceden yazdığım kodu diğer servera yapıştırmaktı. Ayrıca resim gönderme işini de daha önce denemiştik. Yani kolay bir işti.

Nah kolay bir işti. Akşama kadar bunla uğraştık. Bir yandan aplikasyonu yazan kız diyor "Yav ben daha önce resmi nasıl aldıysam öyle alıyorum değişen bir şey yok." bir yandan ben "E ben de aynı şekilde gönderiyorum." diye karşılık veriyor. Kodda abuk sabuk hata mesajları. Hiçbir şey anlayamıyoruz. Abuk subuk hatalar yapıyorum ben de, resmi göndereceğime resmin yerini yani C://Resimler/resim.png yazısı falan gönderiyorum.

Asistan en sonunda "Tamam hadi madem olmuyor boş verin son gün kod değiştirmeyin." dedi fakat ben hırs yapmıştım artık. Uğraştık uğraştık. En sonunda pes etmek zorunda kaldık fakat var olan Android aplikasyonu da bozuldu. Kız aplikasyonu eski haline getiremedi.

Bu arada labın bilgisayarını geri alıp kendi yaptığım IMotion kısmına bakamadım bile. Adamlar test yapıp durdular. Birkaç kere "Verin bir ben de bakayım." dedim ama tınlamadılar. Sonrasında ben de boş verdim zaten.

Gece herkes labta kaldı ve sunumdaki iş bölümüyle uğraştı. Ben hala rahatım, "Yav benim iş çok kolaydı anlatacak bir şeyi yok." falan diye saçmalıyorum, bir yandan yaptığım diğer ufak işleri başkalarına kaptırmamaya çalışıyorum, asistan reis en sonunda kızıyor "La olm senin yaptığın iş yeterli la kes artık." diyor haklı olarak. Diyorum "Benim IMotion işi iki haftada bitti. Son sunumda zaten hocaya az kaldı bitiyor dedim. Sonraki 3 hafta yattım. O sonraki 3 haftaya nasıl açıklayacağım?" dedim. Asistan da "Olm hoca senin sunumu dinlememiş ki. Bana geçen sordu IMotion'ı yapan biri var mı?" diye dedi. Güldüm.

*** 

Büyük gün gelmişti. Saat 10'da sunumumuz vardı. Saat 8:30'ta toplandık son rötüşlar için.

Ne Android aplikasyonu çalışıyor ne de benim IMotion. IMotion'da hata çıkıyor, değiştirip programı tekrar başlatıyorum ama programın açılması yıllar sürüyor resmen. Bilgisayara paso reset atıyorum ama nafile. Virtual box çok yavaş çalışıyor.

Asistan çıldırmış durumda. Onu dinlemeyip son gün androidde değişiklik yapmaya zorladığım için şimdi sunumda gösterebileceğimiz hiçbir şey kalmadı. İnsanlar seferber oldu androidi düzeltmek için. Bir yandan da ben kan ter içindeyim IMotion'ın başında.

Android çalıştı ve herkes derin bir oh çekti ama benim IMotion çalışmıyor. Yüklenmiyor bile. Aşırı yavaş. Asistan "Madem olmadı hocaya sunumda durumunu anlatırsın, sonra düzeltir ofisin gidersin artık." diyor. Umutlar tükeniyor. Ben ise içimden "Neyse bu staj da yalan oldu, referans istemeye de yüzüm kalmadı artık Bilkentteki hocalardan alırım. Kendime bir sürü ders çıkardım bir daha aynı hataları tekrarlamam." diyip duruyorum. Uğraşıyorum ama tamamen bir boş vermişlik var içimde.

"Biz sunum odasına geçiyoruz." diyip gittiler. Ben hala son dakikada projeyi çalıştırmaya çalışıyorum. Yüklendikten sonra kodda hata çıkınca kodu düzeltip tekrar başlatıyorum programı. "Bu yüklenene kadar sunum biter, tek atış hakkım hakkı kaldı yüklenince hata çıkmaması lazım." diye kendime söyleniyorum. Program yüklenirken laptopu kucaklayp gidiyorum.

Sunum yapılıyor, arkadaşlar yardırıyor. Hoca bir yandan telefonuyla oynuyor, satranç oynuyor batak atıyor artık ne yapıyorsa. Enteresan gelen noktaları baştan anlattırıyor ve sorular soruyor. Sorularla sunum uzadıkça uzuyor. "Bu kadar çok soru gelmesinin iki anlamı olabilir: ya çok dahice bir şey buldunuz ya da sunuma iyi hazırlanmadınız." diye güler yüzle fırça atıyor.

Ben hala kan ter içinde projeyi çalıştırmaya çalışıyorum. Program nihayet yüklendi ama hata verdi. Hata da komik: programı kapatmamla yeniden açmam arasında yeterince beklemediğimden önceki açılışının artıklarıyla çakışmış (Programlama bilenler için: "Address already in use"). Bilgisayarı resetleyip dua ede ede yeniden yükledim.

Bu sefer çalıştı! Hoca konuşurken asistana gizlice baş parmağımı gösterdim, adam bir sevindirik oldu görseniz.

Sonra programı test etmeye başladım. Sunum günü gelmiş ben programı yeni test ediyorum "-_- Bisiklet çiziyorum, sünger bob çizdin diyor. Ornitorenk çiziyorum televizyon çıkıyor.

Asistana dönüp boğazımı kesiyorum dudaklarımla "Sonuçlar çok kötü." diyorum ama adam hala yüzüme bakıp sırıtıyor.

Programı yeniden başlatmadan son dakikada javascript kodlarını değiştirerek deniyorum ama nafile sonuç değişmiyor.

Hoca android aplikasyonuna bakmaya başlıyor ve beğeniyor. O ara ben asistana "Sonuçlar çok kötü." diyorum ama o "Çalışan bir şey göster de yeter." diyor doğal olarak.

Hoca en sonunda "Peki bu sistemi IMotion'a entegre ettiniz mi? O yapılmadıysa hiçbir anlamı yok bunların." dedi ve ben sahneye çıktım.

Hoca IMotion'ı kullanmaya başladı ama alakasız sonuçlar çıkıyor. Android aplikasyonu araba çizimine en kötü ihtimalle traktör derken benim sistem en iyi ihtimalle balkabağı diyor. Bir yandan da felaket yavaş çalışıyor. Hoca "It does not make sense." diyip duruyor kendi kendine. "Biz bunları var olan sistem hızlansın ve tahmin etme yeteneği iyileşsin diye yaptık. Burada tam tersi bir durum geçerli." diyor. O ara benim arkadaşlar araya giriyor, bir tanesi "Bence entegrasyonda hata olmalı." diyip sinirimi bozuyor. Adam doğru söylüyor fakat o ara bu bana içgüdüsel olarak "Dur şu beni yerip hocanın gözüne gireyim." mesajı gibi geliyor, tabii öyle olmadığını biliyorum. Ama hayli sinir bozucu bir tutum olarak geliyor. Anladınız siz. "Ne hatası varmış söyle de bilek." diye kükreyesim geliyor.

Hoca bana bakıyor. "Neyse sen bunu en iyisi bir daha yap." diyor. Beklediğimden çok daha hafif bir tepki. "Perşembe günü görüşelim tekrar. Buradasınız di mi?" O sıra sunum bittiği gibi buharlaşma planları yapan arkadaşlar kemküm ediyor. Hoca programın bittiğinden habersiz. "Buralarda olun yine siz." diye son noktayı koyuyor. Hemen sonra asistana itirazlar.

Android aplikasyonunu yapan kızın işi bittiği için "Ben gitmek istiyorum artık." diyor. Fakat pazartesi birlikte yapıp bitiremediğimiz kısım var. Onu çalıştırmaya çalışıyoruz ama yine olmuyor. En sonunda kızı daha fazla tutsak etmemek için onun aplikasyona benim serverımdan gelecek resim dosyasının aynısını elle yazarak (internetten resim bulup yine internetten encode edip çıkan sonucu benim koda yapıştırarak, yani benim kodun yapması gereken işi internetten yaparak) (daha basit anlatmak gerekirse kendim çikolata üreticisiyken bimden buono satın alıp ismini şuono diye değiştirip satarak) kızın yaptığı kısmın çalıştığını doğruladık ve kız gitti.

Kafam yandı diyip o gün daha çalışmadım. İşleri ertesi güne bıraktım.

*

IMotion yavaş çalışıyordu demiştim. Ben kodun son halini taktığımda alet ramine çok fazla şey yüklediğinden yavaşlamıştı. Bunun çözümü çok ortadaydı ama niyese ben denememiştim bile. Hani bazen bir problemin çözümü, bir sorunun cevabı, veya kaybettiğiniz bir şeyin yeri zaten aklınızda gibidir de bilinçaltınız onu düşünmenizi engeller ya, anca çook sonra doğruyu fark edersiniz ya da başkası sizi ikaz eder ya, "Yeminle bu benim aklıma gelmişti ya." diyip kendinize kızarsınız. Yapılacak iş virtual box'a verilen RAM'i arttırmaktı. Bir anda program canavar gibi hızlandı. Ben de haftalardır yavaş virtual box'ta çalıştığım için kendime kızdım.

Çizdiğim noktaları ekrana yazarak test ettim ve ölümcül hatayı gördüm. Orijinin yeri sol üst köşeydi. Onu değiştirdim. Tekrar IMotion'ı  açtık artık Sünger Bob çizince gerçekten Sünger Bob çıkıyordu ekranda. Asistanla zaferimizi kutladık.

Android aplikasyonuyla alakalı kısmı da bitirdim. Akşam olmadan tüm iş bitmişti. Artık keyfime diyecek bir şey yoktu. Gece saat 2'ye kadar Breaking Bad izledim (5. sezona yeniden başlamıştım.) Finali de yapıp yattım.

*

Ertesi gün yine sunum için erkenden toplantı salonuna doluştuk. Bu sefer doktora öğrencilerinden biri sunum yapıyordu biz ise misafir olarak katılmıştık. Gece geç yattığım için felaket uykum vardı. Hoca bunu görmüş olacak ki öğrenciye "Biraz canlı sun yav uyuyacak millet baksana esniyolar." dedi. Ama ben uyuklamaya devam. Sunum bitince hoca bütün öğrencilere teşekkür etti, çalışmamızı falan takdir etti, resmi bir konuşmadan sonra bay bay diyecekti ki ben araya girip "Hocam ben IMotion gösterecektim." dedim. Hoca şunları şunları yaptınız mı dedi ben de "Hallettim hallettim." diyip ağır abi gibi kafa salladım, bir yandan hala uykuluydum. Hoca bir şeyler sordu, ne sorduğunu hatırlamıyorum, anlamayıp "Şundan bundan kastınız nedir?" diye tekrar ettirdim.

Yine saçma sapan sonuçlar geliyordu. Asistanla birbirimize baktık. Bizde böyle olmamıştı.

"Hala önceki sistem daha tutarlı gözüküyor. Ama bu böyle olmaz zaten, 250 nesne varsa 250'si için de test etmeniz gerekiyor.." (Oha) "Ayrıca unutmayın Garbage in garbage out (Çöp girer çöp çıkar.)" dedi.

Bu cümle resmen yüreğim oturdu. İstersem burada aylarımı vereyim, program çöp çıkarıyorsa yaptıklarım da hep çöptü. Bütün emeklerim çöptü. Adam bunu kastetmemişti tabii de ben o ara duygusala bağlayıp böyle yorumlamıştım.

"Bu bitmeden senin işin burada bitmez." Koç üniversitesinin tutsağı olmuştum lan resmen :(

Sunumdan çıkışta arkadaşlar bana döndüler, "Neden öyle konuştun?" dediler. Ben "Nasıl konuşmuşum?" dedim. "Hoca sana İngilizce konuştu sen hep Türkçe cevaplar verdin." dediler. Hoca "Did you fix the pipeline?" gibi bir şey sormuş ben "Hocam payplayndan kastınız nedir?" diye sormuşum. Uyku sersemiydim, fark etmemişim. Kendime güldüm sesli olarak.

Hocayla bir hatıra resmi çekildik ve dağıldık. Planımız sunumdan sonra asistan reisin yeni evine gidip parti yapmaktı ama benim yüzümden plan suya düşmüştü. Asistan mecburen "Tamam hadi düzelt şunu bekliyorum." demişti. Kibar davranıyordu ama gerginliği yüzünden okunuyordu.

Asistan başımdayken kodu yine debug etmeye, hata nerede olabiliyor aramaya başladım. Çöp girer çöp çıkar.. Asistan "Ya bu kullanıcının çizip servera attıklarını serverda yeniden çizip gösterdin mi? Biz onu android aplikasyonunda yapmıştık." dedi. Evet ya bunu yapmamıştım, kullanıcı bir şey çiziyordu ama çizdiklerini alıyor muyduk bilmiyordum. "İranlı çizimlerin grafiğini çıkaran bir kod yazmıştı onu kullan." dedi. Ama kod bende çalışmadı. Felaket gergin olduğumdan "Al şunu çalışacak hale getir." diye iş buyurdum adama, içimden sürekli "Bir işe yarasın yahu." diyordum çünkü adam proje boyunca somut bir şey yapmamıştı. Kendim de 1-2 saat kodu çalıştırmakla uğraştım ama nafile, umudu kestim, gönderilen çizim verilerini matlaba kopyala yapıştır yapıp grafiğini kendim çizdim ve acı gerçekle karşılaştım. Programa bir çöp adam çizmiştim ama servera sadece adamın kafası gelmişti.

Hani şu iki gün önceki sunumda son anda can havliyle javascript kodunda oynamalar yaptım demiştim ya? İşte onlar programı çökertmişti. Geri de almamıştım. Ne yaptığımı sorgulamamıştım bile. O sırada tek dileğim bulunduğum berbat durumdan kurtarmaktı işte.

O yaptığım şey çizimleri erkenden resetliyordu ve hoca programa 5-6 eğri/doğru çizdiğinde sadece 1-2 tanesi gitmişti. Bunu hemen düzelttim. Asistan programa bir çöp adam daha çizdi. Çöp adamın üçüncü bacağı gelmedi. Adam bunu hemen fark etti tabii. Program nedense hala çizilen son 1-2 eğri/doğruyu atlıyordu ve çizimin son hali servera gelmiyordu. Dedim eyvah. Bunun nedenini bilmiyordum. Kodu okumaya başladım ve asistan koda tamamen hakim olmadığımı görünce bana kızdı. "Ya sen çok dikkatsiz yazmışsın, şu anda da olayı anlamadan bir çözüm yamamaya çalışıyorsun." dedi. Dikkatsiz yazdığım doğruydu ama çözüm yamamaya çalışmıyordum. Koda %100 hakim değildim, sadece adamların yazdığı fonksiyonlara göz gezdirip fonksiyonların ne işe yaradığını kestirmeye çalışmıştım ama bu fonksiyonlar hangi durumlarda patlıyor, özel durumlar neler %100 bilmiyordum çünkü bu zor ve çok zaman alan bir işti (adamlar kodlara hiç yorum koymamıştı) ve kullanmadığım kodları böyle ayrıntılı bilmemin de bir işe yarayacağını düşünmüyordum.

Neyse ki kısa zamanda sıkıntıyı görüp asistana tahta da anlattım ve üzerimden kara lekeyi kaldırdım. Olay basitçe şöyleydi: server işlem yaparken websitesi yeni çizim göndermiyordu. Atıyorum iddia sitesinde iddia oynuyorsunuz, penaltı/gol olurken site oranları yeniliyor siz işlem yapamıyorsunuz ya o hesap. Buna nasıl bir önlem alabiliriz konuştuk ama "Bu programın mantığıyla alakalı bir şey, artık bunu İsviçreliler düşünsün." diyip labtan çıktık.

Son dakika golüyle işi kotarmıştım. Büyük bir rahatlama. Gece Koç'un batı kampüsünde üniversitenin asistana beleş verdiği villadan bozma evde kebap yedik. Batak attık. Hırsız polis vampir köylü bir şeyler oynadık. Sonra selfiler çekinip vedalaştık. Bazı arkadaşlar bavullarla evlerine gittiler. Ertesi gün benim de İstanbul'daki son günümdü, erkenden kalkıp gezecektim, dolayısıyla yurda gidip yattım. O gün de enteresan bir gün oldu da sonra anlatırım.

*

Fakat aslında iş hala bitmemişti. Şöyle ki; bu resim tahmin işinden sonra resim seçince video tahmin işi başlıyordu. Bunun benimle alakası yoktu dolayısıyla bunu yapınca konsol'da hata yazısı çıkıyor mu düzgün çalışıyor mu bakmamıştım bile. Asistan bitmiş işi kontrol ederken gördüm: bir hata mesajı vardı ve bu benim üzerinde çalıştığım dosyadaki kodlardan geliyordu. Baktım, bazı son değişiklikleri geri aldım, düzeltmeye çalıştım ama düzeltmiyor. Sıkıntı yapan kısımla hiç uğraşmamıştım ama yaptığım işler bu sıkıntıya yol açıyor olabilirdi. Video tahmin sistemi gayet de çalışıyordu fakat yüzdelerin bazısı %50'de sabitlenmişti.

Şu var; ben video tahmin sistemi benle alakalı değil diye bu sistem normalde çalışıyor mu, nasıl çalışıyor, hata mesajı var mı hiç kontrol etmemiştim dolayısıyla bu hata mesajı benden mi kaynaklanıyor bilmiyorum. Fakat adamların bana bozuk kodu yollamadığını düşünerek benden kaynaklandığı sonucuna vardım ve stajın bitiminden 9 gün sonra asistana facebooktan durumu arz ettim. Adama tatili zehir etmiştim bile. "Tamam sen hallet onu." dedi ve labın bilgisayarına teamviewerdan bağlanıp kodu kontrol etmeye başladım.

Uğraştım, hatayı bulamadım. Total war molası verdim, ertesi gün asistan mesaj attı, ben de yok bakıyorum şimdi en olmadı her şeyi en başa sarıcam dedim, tabii bunu yapmak istemiyordum. Biraz daha baktım, moralim bozuldu öğle uykusu yaptım kalktım. Asistandan yine mesaj. Adam da gerilmiş.

Biraz daha uğraştım, baktım olmuyor sistemi başa sardım, kodlarımı hep sildim. Stajın üzerinden 10 gün geçmiş. Annem salonda oturup Var mısın Yok musun seyrediyor, ben arkasında bir yandan televizyona bakıyorum bir yandan can havliyle iş yetiştiriyorum. Aklıma ilkokul ve lisedeki halim geldi, eskiden de akşama kadar tembellik yapar sonra gece can havliyle ödev yetiştirmeye çalışırdım ama annemle televizyon izlemekten de geri kalmazdım. Şimdi ise ödev değil mesleğimi yapıyordum. Hayat ne garip.

Programı başa sardım ama hata devam ediyor. Asistana mesaj çektim "Bu benle alakalı değilmiş." sonra öğrendim ki adam zaten sıkıntıyı anlamamış, bizim projeyle alakalı sanmış derin bir nefes aldı., "Yok lan onlardandır o." dedi. Ben de boşu boşuna uğraşmış oldum ama eski günleri yadetmiş olduk :P

Hoca 250 test yapın demişti ama server'a gelen sketchi de çıkan sonucu da şeffaf olarak görebiliyorduk artık, yani benim kısımda bir problem olmadığı doğrulanmıştı. Dolayısıyla teste gerek kalmadı.

Dolayısıyla staj resmi olarak dün bitmiş oldu.

SON SÖZLER

Buraya gelmemin iki nedeni vardı:

1- Singapur'da derslerde çok zorlandığım için yüksek lisans ve doktorada kariyerime bilgisayar mühendisliğinde mi yoksa başka bir alanda mı (oyun teorisi, felsefe, bilişsel bilimler vs.) devam edeceğime karar vermeliydim. Bu stajda başarılı olursam alan değiştirmeyecektim. Yani kendimi test edecektim.

Alan değiştirmeyi "bilgisayar mühendisliğini sevmedi/yapamadı çekti gitti." olarak algılamayın. Bölüm tercihimi kendi (oyun/site/uygulama) projelerimi geliştirme kısacası hayallerimi gerçekleştirme motivasyonuyla yaptım ve lisansta öğrendiklerim bunlar için yeterli. Doktora ise bilimsel bir konuda uzmanlaşmak ve araştırma yapmak için gerekli. Bunlarla alakası yok.
Stajda kısmen başarılı olduğumu düşünüyorum. Human-Computer Interaction yani İnsan-Bilgisayar Etkileşimi alanını sevdim çünkü içinde insan var, dolaylı olarak sosyal bilimler var, sanat var. Bir arayüz geliştirip bu arayüz insanlar için uygun mudur kontrol ediyorsun. Makul düzeyde programlama becerileri mevcut. Doktorada geliştireceğim arayüzler aynı zamanda oyun/site/uygulama geliştirmede bana deneyim olarak dönecektir. Halbuki daha teorik odaklı bir konuda çalışsam yapacağım aplikasyonlar sadece siyah ekrana bir şeyler basan aplikasyonlar olacak.
Fakat doktoraya bu alanda devam edeyim mi kararsızım. Bunun için garanti oynayıp ya önce mastera gideceğim ya da doktora yaparken yarım bırakıp master diplomamı alıp kaçabileceğim bir okula gideceğim ki zararın neresinden dönersem kâr olsun.

2- Buraya gelen herkesin amacı olan şey: hocadan referans alıp bunu mastır/doktora/iş başvurularında kullanmak.

Bunu sürekli aramızda konuşup hocaya nasıl açacağımızdan başvuruyorduk. Elbette hoca da bunun farkındaydı ve son sunumda bundan bahsederek bizi büyük bir yükten kurtardı. "Dönem içinde bana mail atıp ne yaptığınızı yazın. Sonra ben asistanıma sizin hakkınızdaki raporunu soracağım ve dürüstçe izlenimlerimi yazıp imzalayacağım." dedi.

Başka gelmeyi düşünen varsa genel olarak düşüncelerimi yazayım.

* Bu program oldukça iyi bir program ama proje seçimini de iyi yapmak gerekiyor. Ben konuya ilgim olmadığı halde asistan okul arkadaşım olduğu ve adamın alanında yetkin ve cana yakın biri olduğunu bildiğim için bu projeyi seçtim. Düşündüğüm gibi de oldu, adam bizimle acayip ilgilendi. Aynı zamanda her öğle yemeğini bizimle beraber yedi. Bizimle muhabbet etti. Bizi evine davet etti. Bize bizden biri gibi davrandı. Sanki o da bir stajerdi.

Burada birkaç kişiyle de projesi hakkında konuştum. Memnun olanlar vardı tabii de, asistanı fazla kibirli bulup projeyi değiştiren arkadaşım oldu. Hindistanlı bir eleman "Projede kimin ne yaptığı belli değil, organizasyon diye bir şey yok. Bana bir şey katmayacağını anladım ben de takılıyorum öyle Türkiye tatili yapıyorum." dedi.

* Yukarıdakiyle paralel olarak ilerleme takibinizin iyi yapılması / sizin de buna izin vermeniz önemli. Gördüğünüz gibi son hafta perşembe yapmayı umduğumuz sunumu salı günü yaptık, halbuki perşembe olmasaydı ben onca hatayı fark edemeyecektim ve daha bir yığın uğraşıp duracaktık. Bu sunumu hazır bir modelle 3 hafta yapsaydık çok daha önceden fark edecektik ve böyle eteklerimiz tutuşmayacaktı. Bir de kontrolü sadece son gün yapan bir asistan/hocayla çalıştığımı düşünün.

Üniversitede hoca ve asistanları haftada 1-2 kere buluşma yapıyor ve buna herkes katılıyor. Bana gereksiz gelmişti ama meğer nedeni buymuş, tecrübe ederek öğrenmiş olduk.

* Çalışabilmek için ne şartlar gerekiyor, siz bunu sağlayabiliyor musunuz, bilmeden başvuru yapmayın. İranlı bir eleman vardı burada. Bu arkadaşa fazla bir iş düşmedi, iş varsa da zaten en son bu arkadaşa verildi. Nedeni basit; programın kodları Python'da yazılıyordu ama adam Python bilmiyordu. Python'ı geç, adam zaten elektronik mühendisiydi ve programlamayla da çok alakası yoktu. CV'sine Android yazmıştı ama onda pek iyiydi, görünüşte Bilkentli kızla beraber yazdılar aplikasyonu ama sanırım tek yaptığı şey kızın yanında oturmaktı. Onun da tabii istediği referans alıp Amerika'ya gitmekti. Benim ona tavsiyem "Hocayla çalışmaya devam et. Referansı garantile." idi. O da ilk baş böyle düşündü ama sonra asistan abi aşırı derece iyimser konuşup "Hoca bu yaptıklarına da referans verir." zaten diyince şark kurnazlığı yapıp "İyi referansımı alıp memleketime döneyim." demeye başladı. Hoca referans verecek ama içine iyi şeyler yazacak mı? Veya doktora alımları yapan üniversite görevlileri zahmet edip referans mektuplarının içini okuyor mu? Bunlar merak konusu.

* Kimse size bir şeyleri sıfırdan öğretmeyecek. Koçla alakası yok ama bunu da yazayım: Nisan ayı gibi Avusturya'dan okula staj teklifi geldi, yine IAESTE aracılığıyla. Okul staj teklifini bana verdi. Yapılacak işler: "Arayüz geliştirme, veritabanı, data visualization, computer vision." vs. işleriydi tam hatırlamıyorum. Ben "Sadece arayüz geliştirmeyi biliyorum fakat data visualization konusunda çalışmak istiyorum. Bilmyiroum ama öğrenrim." yazdım salak gibi, staj süresine de "3 ay" girip "Doktora için referans lazım, çalışıcam valla söz yemin billah." yazıp verdim niyet mektubu. Adamlar tabii benim bu "Gerekirse Kuran'a el basarım." mesajlı niyet mektubumu sallamadılar, CV'mde de bildiğim halde yazmadığım "HTML, CSS, Javascript" ibarelerini göremeyince bizim okulun tek adayını reddettiler mal gibi kaldım ortada. Sonra ne oldu? Orada 800-1000 euroya yapacağım işleri burada bedava yaptım. Orada Euro 2016'yı Çek ve Hırvat kardeşlerime misafirliğe gidip izlemeyi hayal ederken yapabildiğim tek şey İzlanda'nın Avusturya'ya koymasına sevinmek oldu :(

Şu son 2 maddeyle söylemeye çalıştığım şey; bakın ben machine learning konusunda bir şey bilmeden geldim buraya, bunda problem yok, asıl algoritmayı yazan arkadaş da böyleydi. Ama Programlamayı bilmeden gelince İranlı'nın düştüğü duruma düşebilirsiniz. O yüzden staj başvuruları yapmadan önce iyi düşünün, CV'nizi ve niyet mektubunuzu iyi hazırlayın.

* Programlamayla ilgili aldığım en önemli ders: size bir sistem veriliyorsa önce bu sistem napıyor, ne girdisi alıyor ne çıkartıyor, çıktıyı ne yaparak veriyor, sistemdeki mevcut arızalar neler iyice gözlemleyip öyle iş yapın. Gördüğünüz gibi sistemde zaten mevcut olan bir hatayı bilmemem benim bir günüme asistan reisin de bir uykusuz gecesine mal oldu resmen. Bana IMotion sistemi verilince benim düşüncem "Şu adamlar napıyorsa kopyala yapıştır yapıp kendi bilgilerimi yaparım, hemen hallolur, sistemin tümünü bilmememe gerek yok." idi ama bu cahillikten dolayı gördüğünüz gibi bir sürü pürüz çıktı ortaya. Aman bu hataya düşmeyin.

* Bu aynı zamanda sosyal bir programdı. Bir sürü yeni arkadaş edindim. İlginç insanlarla tanıştım, önceki anlattıklarıma ek olarak Kosova'da doğup Ruhsar ve bilimum Türk dizisi izleyip Türkçe öğrenen sonra buraya mastıra gelen Arnavut abla gibi veya Japon'a benzediği için okulda suşici yapılan Türkmen abla gibi. Ehehe. Evde sıkıntıdan patlamamak için geldim yani biraz da. Bunun bilinciyle gelin ki daha istekli olabilirsiniz :)

* Koç üniversitesinin bu programı yapmasının amacı, yemekhanenin batmasını önlemeyi saymazsak, tabii ki mastır/doktora öğrencisi kazanmak. Koç'ta mastır şartları gayet iyi, araştırma asistanlığı + ders asistanlığını yapıyorsunuz ve karşılığında (mühendislik için) 1500 lira maaş + batı kampüste ev alıyorsunuz.  Not ortalamanız 3.5 üzerindeyse süper burs alıyorsunuz ve maaş 2000-2500 liraya kadar çıkıyor. Amerika'da doktora burslarının sadece barınma ve beslenmeye yetecek kadar (şehre göre değişmekle beraber 1500-2000$) olduğunu ve ev kiralama işini sizin ayarladığınızı düşünersek ve Avrupa'da yüksek lisans okurken karşılıksız hibe almanın da çok olduğunu varsayarsak oldukça iyi şartlar bunlar. (Reklam yapmış oldum böylece.) Ha bana rahat battığı için ben Türkiye'de kalmayacağım büyük ihtimal :P

*

Bu yazı dizisinin de böylece sonuna gelmiş olduk. Umarım beğenmişsinizdir.



Singapur - Bir Değişim Öğrencisinin İtirafları

Önemli günlerde ne yaptığımı detaylıca yazdım. Şimdi "önemsiz" günlere gelelim. Aslında önemsiz günler daha önemliydi, önemli günler birer gezi ve gözlem yazısıyken önemsiz günler oradaki hayat rutiniyle alakalıydı. Bu karışık yazıda genel olarak kendimle yüzleşip, neyi doğru neyi yanlış yaptım, şimdi olsam ne yapardım, burayı tercih ettiğim iyi oldu mu anlatmaya çalışacağım ve böyle bir deneyim yaşayacak olan başkaları varsa onlara da önerilerimi belirteceğim.

Okulun eğitim sistemi ve derslerle ilgili detaylı yazmayacağım, bir başka yazıda olacak.
Yemek ve mutfak hakkında bilgiler de bir başka yazıda olacak.

Evet başlayalım.

*

Doğru bir seçim mi?

Neden seçtiğimi burada açıklamıştım. Fikirlerim değişmedi.
Kesinlikle doğru bir seçimdi. Güney Asya (Güneydoğu Asyayla birlikte Hindistan da dahil olduğu için Güney Asya diyorum) kültürünü iyice özümsemekle beraber aynı şekilde bunu yapmak için oraya gelmiş bir sürü Batı Avrupalı, Kuzey Amerikalı ve Uzakdoğulu (Çin, Japonya, Kore) insanla da kaynaşıp oradan da kültürel değişim konusunda yürüyebilirsiniz ki ben de böyle oldu. (Fakat Doğu Avrupalı ve Güney Amerikalı ve tabii Afrikalı görmek zor. ) Değişim öğrencisi bol, 750 kişi vardı facebook grubunda.

Okul değişim öğrencilerine büyük değer veriyor. Kaç tane etkinlik yaptılar, seminer verdiler sayamadım. Konuk aile programı, Singapurlu dost programı vs. Kalem kutusu, matara, polo, tişört, çanta, çöpstik, bir sürü NUS eşantiyonum oldu. Abim "yine beleşe konmuşsun" diye dalga geçti benimle.  Burada karşılaştığım Polonyalı bir turist "Ben Çin'e değişime gittim, okula gittik, okuldan havaalanına döndük. Aradaki sürede kimse bizi sallamadı." demişti halbuki.

Eğitim dili İngilizce olması da büyük avantaj. İsveç'e İsviçre'ye giden arkadaşlarım (ki ben de Erasmus'a başvursaydım buralara gidecektim) hep master dersi almak zorunda kaldılar. Ben ise ikinci sınıftaki bebelerle ders aldım. Üstelik ders yelpazesi genişti ve bizim okulda olmayan bir sürü sektöre yönelik projeli ders vardı. Ha ben bunlardan sadece 1 tane alarak ayağıma gelen fırsatı teptim ayrı konu.

Size tavsiyem;  Polonya'ya Erasmus'a gidecek kişiden kat kat, İsveç'e gidecek kişiden birazcık fazla harcadım sanıyorum. (sondaki tatili katmazsanız) Ben eğer biraz ekonomik durumunuz varsa Singapur'u kesinlikle öneririm. Avrupa'ya gitmek için fırsat bol, fakat Singapur'da 5 ay geçirmenin başka bahanesi olur mu, sanmıyorum. Asya'da uzun süre kalınabilecek belki de tek temiz ve aç kalmayacağınız ülke.

Arkadaş Grubum

Daha önceki yazılarımda enteresan bir arkadaş grubum olduğundan söz etmiştim. Onlardan bahsedeyim biraz da.

Singapur'a varmadan önce bize bir mail geldi "Kolejiniz (yurdunuz) size bir "buddy" ayarlayacak bu programa katılmak ister misiniz?" evet dedim ben de. Endonezyalı bir kız geldi Glenis diye. İlk gün o ve arkadaşlarıyla yemek yedik bunları anlatmıştım zaten. Sonra bir daha kızdan haber alamadım ben. Buluşma tekliflerime hep "Çok dersim var ya :S:S:S" diye cevap verdi. Kestane şekeri yemeye çağırdım bir kere, bir tek ona geldi, gelir tabii:) O "buddy"lerin whatsapp grubu vardı, ayarladıkları hiçbir etkinliğe gelmedi hatta gruba mesaj bile atmadı. Ayrıca tanıştırdığı arkadaşlarının hem yüzlerini hem isimlerini unuttum malesef :(

Rastgele masalara oturuyordum demiştim, orada tanıştıklarımla da pek kalıcı olamadık. Sadece tanıştığım bir Çinli kızla ödev partneri olduk. Kız gitti çalışmayan kodu teslim etti, A+ aldı şoktayım hala. En son gün, sınavdan çıkışta yemekhane kuyruğundayken bana baktı, yemek yiyordum, sonra hemen kafasını çevirdi. Ne kadar da samimi bir partner:)))

İkinci gün bana yazıcı konusunda yardım eden Singapurlu eleman vardı hatırlarsanız, onla iyi arkadaş olduk. Beraber dim sum yemeğe gittik. Frizbiden, oyun projesi grubundan, floorballdan, yurt kulüplerinden, bilmemneden çoğu yurttan olmak üzere arkadaşlarım var ama en çok takıldığım grup akşam yemeklerini beraber yediğim Hint yemeği fanı karışık exchange grubu oldu.

Güney Afrika doğma büyüme İngilizce'yi sular seller gibi konuşan Fransız (Meks)
Yarı İngiliz yarı Hintli, Londra'da okuyan bir İngiliz
Kanada'da okuyan, belirli bir süre Mısır'da yaşamış Fransız kız,
Texas'ta okuyan Meksika-Amerikalısı, Hintli ve Bulgar
Cem Karaca fanı gıda mühendisi İsviçreli,
Sülalesi etnik olarak çok karışmış, Rus, Polonyalı, İngiliz, Amerikan, doğma büyüme Hong Konglu bir eleman.
Madridli İspanyol ve Siena'lı İtalyan abla, arada bir beliren Alman ve Çek. Neyse çok var.

Bu insanları niye böyle milliyeti ve yaşadığı yerle sınıflandırarak anlattım? Dikkatinizi çekerim, son satır hariç adamlar hep kendi ülkeleriyle alakasız yerlerde doğmuş/yaşamış/okuyor. Ben Slovakya'da gençleri biraz kültürsüz bulmuştum, İngilizceleri de pek iyi değil diye düşünürdum. Bu insanların ufku benimkinin 28 katıydı. İngilizceleri ise o biçimdi. Sanat filmi gibiydi bu insanlar, anlattıklarını anlamazdım ama dinlemekten zevk alırdım ehehe. Konuşmaların %30'unu anlıyordum ama hepsini anlamak için çabalıyordum. Adamların muhabbetleri (özellikle Meks'in İngilizle yaptığı) oldukça yüksek seviyeydi ve siyaset din politika her şeyi açık sözlülükle konuşurlardı.

Ama asıl önemli nokta şu: adamlar dünya vatandaşı olmuşlardı.

İngilizceyi akıcı konuşup, akıcı bir şekilde geyik çevirebiliyorlardı. Dünyadaki olaylardan haberdarlardı. Amerikan başkanlık seçimleri üzerine konuşuyorlardı ki benim fevkalade cahil olduğum bir konuydu (ve önemsiz bir konuydu benim için.) Meks bir gün demişti ki "Ben Güney Afrika'da doğup büyüdüğüm için hiçbir zaman tam olarak Fransalı olamadım, benim için burada 6 tane farklı milletten insanla bir masada oturmak 6 tane Fransızla oturmaktan daha iyi." İnsanlar birbirlerine gerçekten çok çabuk alışmıştı.

Ben ise Türkiye'de doğmuş büyümüş biri olarak bu şekilde bir adaptasyon geçirmemin çok zor olacağını görmeye başlamıştım. Asla onlardan biri olamayacaktım. Bunu aynı şekilde Fransa'ya giden GSÜ'lü yeğenim de, onun arkadaşı da tasdiklemişti ki ikisi de benden sosyal insanlar. ekşi sözlükteki "türkiye'den s*ktir olup gitmek" başlığını incelediğimde de insanların aynı dertten muzdarip olduğunu gördüm. Yurt dışında uzun süre kalabilecek miydim ve kalacaksam nasıl bir insan olmam gerekiyordu?  Sanırım bu değişim programının bana öğrettiği en önemli şey bu sorulara aldığım ayaklı cevaplar oldu.

Gidilen Ülkeyi Küçümsememek Gerek

Slovakya ve Singapur. İki adı sanı duyulmamış ülkeye gittim. Farklı ülkelere küçüklükten beri meraklı olduğum halde Slovakya stajı çıktığında Slovakya hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bunun nedeni ülkenin gerçekten bir olayının olmaması. Deniz yok. İnsanlar tatil diye dağa çıkıyor. Fakirler. Öyle büyük şehirleri yok. Şehirlerinde gözüp görülecek bir şey yok. Dolayısıyla Slovakya'yı Slovakya yapan şeylerle ilk bakışta karşılaşamıyorsunuz. E dindarsanız ne adamların ikram ettiği yemeği yiyorsunuz ne de verdiği hatta evde yaptıkları içkiyi içiyorsunuz. Haliyle "Bir halt yokmuş Slovakya'da bizim ülkemiz cennet." diyip duruyorsunuz.

Singapur hakkında biraz bilgim vardı. Singapur'un bir olayı var evet gelişmiş bir yer fakat kültürel olarak özetlersek kültür Çin Malezya Hint kültüründen kopyala yapıştır yapılmış, sistem de Amerika'dan. Arada bir kırbaç cezası gibi dalga geçilesi ilkel yöntemler de ülkenin İngiltere gibi evrilerek değil gökten inme devrimlerle medenileştiğinin yansıması. (Bizim ülkede böyle değil, bir gecede devrimler koptu cahil kaldık diyenlere bakmayın, 1839'dan beri sistematik olarak batılaşıp yavaş yavaş çağa ayak uyduruyordu ülkemiz.) Kültürel olarak neden kopyala yapıştır dediğime gelirsek; en basitinden yemekhaneye girdiğimde Çin yemeği ayrı Malez yemeği ayrı. Halbuki ben Bilkent'te yemekhaneye girince bana servis edilen yemeklerin hangi yöreye ait olduğunu bilemem ve belli bir yöreden de sunmazlar. Ege usülü zeytinyağlının yanına Gaziantep baklavasını gömeriz. Singapur'da bu olay yok. Toplumsal projelerde çalışan bir elemanla konuşmuştum, bayram etkinliklerinde görev alıyormuş. Dedim peki Ramazan bayramıyla ilgili etkinliklerde de görev alıyor musun? Yok onu Müslüman komitesi kendi yapıyor dedi. Başka biriyle de düğünler hakkında konuşmuştuk, "Galiba dini olmayan bir nikah yok. Hristiyanlar kilisede yapıyor. Müslümanlar.. onlar da kendi aralarında dini bir şeyler yapıyorlar galiba." Singapurluyuz biz biriz çok millet tek devlet takılıp da ufacık şehirde, devletin apartmanlara kota koymasına rağmen (her apartmanda en az 1 malez ve hintli olmasını şart koşarak) halk birbirinden böyle habersizce benim bir Singapurlu kültürü oluşmadığını söylemem bence yanlış değil. Fakat birleştikleri bir nokta var, hepsinin aksanı birbirine benziyor. Hindistanlı ile Singapur Hintlisi çok farklı konuşuyor. Neyse konu dağıldı.

Gördüğünüz gibi iki ülkeyi de yerin dibine soktum. Slovakya'dayken düşüncem "Biz daha gelişmişiz.", Singapur'dayken "Biz daha kültürlü ve köklüyüz." Peki buraya gelen Almanı Amerikanı aynı şeyi düşünmeyecek mi? Peki siz böyle düşünen ve bunu belli eden veya belli etmeyen ama size de ilgisiz gözüken birine Türk kültürünü ve Türkiyeyi iştahla anlatabilir miydiniz? Singapur'da yaptığım Türkiye sunumunda benzer bir şeyden dem vurmuştum, "Yarışma yaptığım ilk gruplar çok ilgisizdi ve etkinlik benim için sıkıcı geçiyordu. " demiştim fakat en sonda çıkan iki elemanın enerjisiyle her şey düzelmişti.

Slovakya'da gece konser çıkışı otogara yürürken bana eşlik ederek yardım eden abla "Slovakya'yı sevdin mi?" diye sormuştu da "Yait'snays." diye aşırı yapmacık bir şekilde lafı da ağzımda yuvarlayarak cevap vermiştim. O anda bir İngiliz'in yapacağı - beğenmemiş bile olsa - "Burayı çoook seviyorum. Burada şu ana kadarki günlerim fantastikti!!! Şuraları gezdim, bunu ilk defa tattım şunu deneyimledim süperdi." şeklinde heyecanlı heyecanlı anlatmak olur tıpkı Singapur'daki vatandaşlarının yaptığı gibi. Buradaki Avrupalı turistler de böyle, Türkiyeyi Türkiye'deyken çok severler, bu her ülke için geçerli. Olması gereken budur.

Ben oradayken öğrenmek ve buraya yazı yazabilmek için insanlara bol bol soruyordum. İlgim anlaşılıyordu fakat yüzümden memnuniyetimi okumak zordu. İnsanlar bana nereleri gittiğimi soruyordu, ben de sayıyordum ama "Şurası harikaydı ya, bir daha gideceğim kesinlikle, keşke benim memlekette de olsaydı!" şeklinde laflarda bulunmuyordum ya da en basitinden orasının neden etkileyici olduğunu - aklıma gelmedikçe - açıklamıyordum. Burada size anlattıklarımı onlara anlatmıyordum ki bu bir hataydı. Bunun iki sebebi vardı, birincisi bilinç altımda yatan milliyetçilikten kaynaklanan kibir (halbuki adamları övsem kendi ülkemin şanı eksilmezdi), ikincisi tüm bunların çok yapmacık gelmesi. Ama insan ilişkileri böyledir, içinden geleni değil de doğru olanı yaparsan sevilirsin.

Bugün Koç Üniversitesinde stajdayım, labımızda İranlı bir arkadaş var, adam ilk defa yurtdışına çıkmış. Türkiye'yle ilgili hiçbir şey sormuyor. Herhangi bir muhabbet açma derdinde değil. Merak etmiyor. Mustafa Kemal kim de bilmez, o İranlı mı diye sorar. (Atatürk'ü bilir belki.) Bir kere Türkçe-Farsça ortak kelimelerin muhabbetini açayım dedim, Allah kahretsin ki adam sevdi konuyu, şimdi düzenli olarak "O Farsçaymış aa bu da Farsçaymış viva Farsça" diye muhabbet geçiyor. Aynı Slovakya'daki ben hatta benden beter.

Size tavsiyem; gideceğiniz ülkenin kültürünü öğrenin, sorular sorun, katılımcı olun, orayı yaşamaya çalışın ve onları övün, en azından memnuniyetinizi belli edin ve tabii analizlerini paylaşın.

Rastgele Arkadaşlıklara Açık Olun

Hatırlarsanız (veya okuduysanız :D) Çin yeni yılında kutlamaları izlemek için Çin mahallesine gitmiştik, orada bir kızla Çince konuşmuş ona iltifatta bulunmuştum kız gülerek teşekkürler senin de Çincen çok iyi demişti. Bunu videoya alıp facebookta paylaşmıştım. Arkadaşlarımdan birinin yorumu "Sonra ne oldu?" oldu.

Sahi ne olmuştu sonra? Kızın yanından geçip gidip grubun yanına dönmüştüm. Halbuki orada kızın telefonunu isteyip kendime yeni bir arkadaş edinebilirdim ki ortam müsaitti. Bilkent'e oranla bilgisayar mühendisliği binası oldukça sık kullanılıyordu fakat akşam yemeklerinde sosyalleşmek rastgele insanların yanına oturan ben (gerçi bıraktım sonra bunu) aynısını bölümde hiç yapmadım. Singapur değil ama Bangkok'ta Tinder'da farketmeden kadın görünümlü bir erkekle (fark etmek imkansız) eşleştim ve ben hemen seksist düşünüp herifle muhabbeti ilerletmedim, halbuki bir travestiyle konuşarak Tayland hakkında çok şey öğrenebilirdim. Slovakya'da parka frizbiyle gidip insanları frizbiye davet ederek birkaç arkadaş edindim ama mesela hiçbir zaman bara gidip "Selam Slovakyalı ben turistim." diye insanlarla muhabbete kalkışmadım. Gerçi buna zaman yoktu, kendi aramızda takılıyorduk. Fakat orada daha uzun kalsaydım bunu yapmamam hata olurdu.

Dahası otobüste bakışıp da "Hoşlandı herhalde şuna bir merhaba diyeyim ya." demem gerekirken "Bu kız niye garip garip bakıyo bana ya." dediğim durumlar var ki özellikle burada turist ve yuvarlak gözlü olduğumu tamamen unutmuşum.

Size tavsiyem; rastgele yerlerden çıkan yeni kişilere açık olun, yani teklifleri değerlendirin demiyorum, bizzat siz teklif yapın, girişimci olun. Siz masum bir turistsiniz, insanlar sizin hakkınızda kötü düşünmezler unutmayın.

Irkçılığa kaçabilecek sözlerden kaçının!..

Kanada'da okuyan, İngilizcesi iyi Fransız bir kızla konuşuyorduk, Türkiye'deki terör olaylarına ilişkin bir konu açılmıştı. Ben düşüncemi söylemeye çalıştım ama arkadaş, felaket bir İngilizce kullanıp kendimi ifade edemedim. Ne diyecektim ne dedim oldu. Düzeltemeden kız "Okey okey fair enough" diyip kaba bir şekilde susturdu beni. Muhabbeti geri açıp düzeltemedim de. O muhabbet bir daha geri açılmadı. O kızla koca dönem aynı masada akşam yemeği yedik (grupla beraber). Aşırı güzel ve güler yüzlü bir kızdı. Konuşmalarımızın çoğunda lafı o başlatırdı. Merak ederdi, ya da öyle gibiydi. Yalnız güler yüzüne rağmen sanki benden, o günden beri, hep nefret ettiğini düşünmüştümki yanılmamışım, kız veda ettiği gün herkese sarılarak bay bay dedi, en uçta ben vardır benden başlamadı benle de bitirmedi. Vietnam'da karşılaştık, belki görüşürüz diye facebook'tan ekledim, bir hafta sonra sildi. O konuşmayı yapmasak her şey daha farklı olabilirdi.

Aynı şekilde, bir gün exchange grubumuzla locada otururken onların tanıdığı bir Singapur Malezi kız geldi oturmaya. Grup karışıktı arkadaş şu şu ülkelerden elemanlar var dedi, kız Türkiyeyi duyunca şaşırıp "Aaa Türkiye'den olan kim?" dedi. Ben de "Niye şaşırıyorsun onlardan 70 milyon tane var?" dedim. Eyvah nüfusumuzu bilemedik :) İsviçreli "80 milyon değil mi?" dedi. "Haa pardon." dedim ve sonra sıvadım: "Not everybody is Turkish." "Ama herkes Türk." değil dedim niye böyle bir şey dediysem. Modern dünyada millet - ırk ayrımı vardır ve İngilizce'de bu belirgindir. Hint kökenli İngiltere'de yaşayan biri ben British'im diyebilir gayet de. ( Ki böyle iki ayrı kişiyle karşılaştım biri Hint biri Arap'tı sanırım, ikisi de nereden sorusuna Londra dedi. ) Fakat bizim ülkede ırk - millet kavramları biraz bulamaç halde. O gruptakilerinde kafasındaki ırk - millet kavramları nasıldı, benim sözümden ne anladılar bilmiyorum ama bence "herkes Turkiş değil" demek bazıları - etnik kökekinden dolayı - Türk milletinden değil, biz onları sahiplenmiyoruz demekti ve yanlıştı.

Şu ırk şöyle bu ırk böyle diye başka ülkelerin ırklarından konuşmaya girmiyorum bile. Samimi olmadığınız kişilerle bu tip konulardan konuşmamalı.

Haaa bu arada. Buradaki yazılarımda da kuzeyliler böyle Amerikalılar şöyle diye bol bol anlattım. Bir bakıma ırkçılık yapmış oldum. Mazur görün artık ne diyeyim :)

Coğrafyanın Sosyal Yaşama Etkisi

Hazırlanın ırkçılık geliyor. Yok bence değil, bu bir gerçek. Slovakya'da (batıda genel olarak durum bu sanıyorum, tabii size ırkçılık yapmazlarsa) insanlarla (özellikle kızlarla :)) iletişim kurmayı çok kolay bulmuştum. İnsanlara her şeyi söleyebilirdim ve gıkları çıkmaz gibiydi. İnsanlar yeni insanlara açıktı. Yeni tanıştığım Polonyalı bir eleman beni diskoya davet etmişti, öncesinde odada toplanıcaz oraya da gel demişti. Odaya gitmiştim ahanda odada bizim Türk elemanlar. Adamlar kızlar için rakip çıkmasın diye çağırmamışlar beni haha :)

Ben Asya'da ise tam tersi olduğunu düşünmeye başladım. İnsanlar ilk adımı atmıyor. Yukarıda yurt dışında rastgele arkadaşlıklar kurmadığımı söyledim ama insanlar da benimle kurmadı. Laf açan olmadı (elimde bavulla şaşkın şaşkın etrafıma bakarken yardım edenler dışında.) Hemen kötü düşünmemek gerek, bunun nedeni ben sanıyorum ki insanlar utangaçlar ve arkadaşları biraz emek gerektiriyor. Aynısını Japonya'ya giden arkadaşlarım da dedi. Çin Çinlileri özellikle bu konuda aşmış, adamlarda muhabbet sıfır. :) Ekşi sözlükte bir başlık var çinli kızları tavlama rehberi diye, bu başlığı oradayken göreymişim çok daha iyi olabilirmiş, hayır kız tavlamak için değil ama insanların psikolojilerini görebilmek için.

Size tavsiyem: Hani herkesle arkadaş olamazsınız tabii, illa birileri asosyal olacak veya aşırı çekingen olacak ama, Asya'ya gidiyorsanız bol bol ilk adımı atın, üzerine gidin, mücadele verin kaynaşmak için insanlarla.

Ha bu arada; Tinder konusunda Türkiye'yle yarışacak kadar kötü. 5 ayda anca 8-10 tane matchim oldu, hiçbiriyle ilerleme olmadı. Halbuki Tayland ve Vietnam öyle miydi? Hıh.

Çabuk gezin

Başka bir önemli hatam da Singapur'u belirli aralıklarla gezmek, dolayısıyla gezememek oldu. İnsanlar okulun ilk haftası tenhalıktan faydalanıp gezdi de gezdi, grupça gezip de arkadaşlıklarını pekiştirdiler, ben ise kös kös oturdum. Hay kafam

Exchange / Erasmus akademik bir program değildir.

Hayır ilk hafta kös kös oturmadım aslında, araştırma için kolları sıvadım, kendi kendime NLP öğrenip derslerimin hocalarından birinin labında çalışayım dedim, o yüzden ilk hafta ciddi ciddi, etkinliklerden arta kalan zamanda, programlamayla uğraştım. İlk hafta hocadan labına girmek için istekte bulundum, adam görüşmeye gel dedi. İkinci hafta pardon ben gelemeyecem dedim. Evet gitmem hiçbir işe yaramayacaktı, spor, sosyalleşme, gezi ve dersler ve tabii uyku aynı anda gidemezdi.

Size tavsiyem; kariyer amacıyla bu tip programlara başvurmayın. Olmuyor. Gezin tozun.

*

Şimdilik aklıma gelenleri listeledim ve sanırım en önemlileri bunlardı. Görüşmek üzre.

Singapur - Son Gün - Botanik Park

Singapur'da son gün. Kahvaltıdayım, masa temel fıkrası; İngiliz, Fransız, İsviçreli, yine Fransız, Amerikalı bir de sanırım Hintli. İtalyanla İspanyol da vardı da gittilerdi sanırım. Böyle ırkçı bir şekilde betimlediğime bakmayın çok acayip bir masaydı, "Analiz" yazımda anlatacağım ama şimdi de biraz bahsetmek isterim; dönemin ilk ayından itibaren fiks olarak bu arkadaşlarla takıldım ve dünya vatandaşı olmak nedir bunu öğrendim. Bu masada belli bir milliyet üzerinde gruplaşma yoktu hatta ben, Hint eleman ve yarı Hint olan İngiliz elemandan dolayı "batılı grup" da denemezdi. Ayrıca adamlar son derece bilgili ve kültürlüydüler ve her konudan konuşabilecek kapasitelerdi. (Amma yağladım ha.) Ha şöyle bir problem vardı ben adamlarla muhabbet edemiyordum, çünkü İngilizce'yi benim Türkçe konuştuğum gibi konuşuyorlardı, konuştukları konular derindi (veya bazen tersine çok basitti ki bunun hakkında nasıl böyle ciddiyetle muhabbet ediyorlar diye şaşırıyordum) ve dilleri de ağırdı. Araya girip iki laf etmek zor oluyordu, bazen etmeye çalışıyordum ama muhabbetin hızını acayip düşürüyordum.  Ben TOEFL için listening yapıyorum gibi bir durum oluyordu ortada. Onlar sürekli gülerken ben gülemiyordum falan.

Ekmek kızarttım. Önümde annemin 5 ay önce bana verdiği kavrulmuş biber salçasının son demleri. Hala bozulmamış. Bulgur pilavı ile pişirmeye gelmedi ama ekmeğe sürünce mis. Bir de tuz biber olacaktı :/ Arkadaşlara ikram edeyim denesinler dedim. Önc Türk yemeklerini seven, Cem Karaca fanı gıda mühendisi İsviçreli arkadaşa uzattım hemen kabul etti ama diğerleri hayır teşekkürler dediler. Nedense giderayak alındım. Son kalanı da İsviçreli'ye pasladım iştahla yedi adam :D Sonra Amerikalı çıkageldi veremedim diye üzüldüm :/

Singapur'da henüz göremediğim yerler vardı. MacRitchie'de doğa yürüyüşü yapamamıştım, Pulau Ubin'de bisiklet binememiştim (buna gitmek için sabah 6'da kalkmak gerekmişti, kalkıp tekrar uyumuştum) ve en komiği de Sentosa adasına hiç gitmemiştim ya la. Sentosa adasında Sentosa plajı vardı fakat gidilecek zamanı kaçırmıştım, Şubat-Mart aylarında gitmem gerekirdi. Muson yağmurları gelmişti ve havalar artık plajlık değildi. (Ay sonunda Phukette olacaktım ve yağmur yağmaz inş diye dua ediyordum.) Sentosa adasında başka çeşitli aktiviteler vardı, akvaryum, uçuş simülatörü, yapay sörf, universal studios vs. Çoğu pahalı ve gereksizdi. Universal studios'a kendim gitsem zevkli olmaz diye düşündüm birkaç kişiye sordum ama "Ben Amerika'da/İngiltere'de gitmiştim." zaten cevabı aldım. Zaten bunlara da yılın başında giden gitmişti.

Akla uygun gidilecek tek yer Botanik parktı. Buraya gitmeyi de sürekli erteliyordum. Bari bugün gideyim dedim. Bunu masadakilere söyledim. Amerikalı arkadaş da ben oraya gitmedim beraber gidelim dedi, beraber gittik.

Herkes bu parkı övüyordu "Gezmek için tüm gün lazım." diye ama öyle diyilmiş. Bu kadar övülecek pek bir şey de göremedim ben? En güzel yani hemen dibine "Botanic Gardens" diye metro durağı yapmaları ve girişin ücretsiz olması. Orkide bahçesi için ücret talep ediyorlardı ama o da öğrenciye 2 liraydı sadece.

Resimler:

Koşacak büyük bir alan mevcut:



Adamın arkasına "Bu adama dikkat edin." diye 2 dilde uyarı asmışlar ya la. Güldüm :))



Çeşitli bahçelere sapan yollar var. Örneğin burası foliage bahçesi. "Foliage" yapraklı için yetiştirilen bitki demek, tam Türkçe karşılığı yok.





 











Burası da "Milli Orkid Bahçesi". Niye milli demişler anlamadım, dünya kupasına mı katılacaklar orkid bahçeleriyle?



İçerisi turist dolu. Tam ücreti verip turnikeden geçtik, şakır şakır yağmur yağmaya başladı.



Biraz gezmeye çalıştık ama nafile. Turnikeden geri döndük. İçeride yağmurun azalmasını bekledik. Yarım saat sonra tamamen kesildi. Manyak lan bu Singapur.



Giriş efsane:





























Amerikalı arkadaş kahvaltı/akşam yemeği masalarının aranan ama benden bile sessiz olan elemanıydı. Türk'e benziyordu, her Türkiye benzeyen batılı gibi o da latin kökenliydi, ve tabii Amerika'nın yegane latino kaynağı Meksika. Kendisinin ana dili aslında İspanyolcaymış. Ben bizim elemanların söylediklerini anlamakta zorlanıyordum dediğimde kendisinin de aynı durumdan muzdarip olduğunu söyleyince afalladım :)) Texas A&M'de okuyan bir arkadaşın aslında okulu kırıp pese kaçan, kurbanda memlekete el öpmeye giden Anadolu genci tarzı bir yaşamı var (gibi geldi bana.) Orada neler yapıyorsun dediğimde aynen "Arkadaşlarla evde playstation oynuyoruz, arada barbekü partileri falan yapıyoruz." dedi. (Sizin garipsemeyeceğiniz bu cevabı ben Slovakya'da almadım mesela, orada cevaplar "Parttime çalışıyoruz, cuma günleri cluba gidiyoruz, tatillerde dağa çıkıyoruz." şeklinde falandı.) Büyük ve esmer, birbirine benzeyen bir ailesi var aynı biz. Bu Meksikalılarla benzerliklerimiz bu kadarla sınırlı değil zaten. Adamlar aynı düğün salonu tipi yerlerde düğün yapıp halay çekiyorlar, salça (salsa) sosla bir şeyler yiyorlar falan. Bir dahaki stajı Meksika'ya ayarlayayım ben. :d

Dönüşte kampüste yemek yedik, eleman yine bi Hindistan yemeği patlattı. Bu batılılarda da ne Hindistan mutfağı sevgisi var arkadaş.

Akşam yurda dönüp eşyaları toparladım. 21 gün sürecek bir yolculuğum vardı, çantamı yerleştirdikten sonra kalanları toparlayıp akrabamın evine götürdüm. Orayı da anlatmayacağım uzun uzun fakat karı-koca öğretmen için küçük ve mütevazı bir evde yaşıyorlardı. Bulundukları muhit fena değil gibiydi, fakat Singapur'da kötü muhit olacağını düşünmüyorum zaten. Okuldan oraya metrola gitmek sanırım 1-1.5 saatimi aldı. Merkeze belirli bir uzaklığı vardı yani. Muhtemelen Türkiye'nin İstanbul dışındaki şehirlerinde daha merkezi bir yerde daha büyük bir evde yaşabilirdiniz ama İstanbul'da bundan iyisi kesinlikle olmazdı, ve muhtemelen burası - birçokları için - İstanbul'dan daha güzel bir yerdi.

Akrabamın ailesiyle tanıştım, Malezce merhaba yani Selamat Datang dedim, bu Hoşgeldin demekmiş, beni kandırmışlar, yurda dönüp boş odada yattım. Sabah 5:30'daki ilk metroyu yakalamak için erken kalktım.

118 günlük Singapur macerası da böylece sona ermiş oldu.

Bir dahaki yazıda görüşmek üzere.