Singapur X. Gün - Neden Seçtim? ve Giderler

Bu konuda soru soranlar oldu, şu ana kadar ki bilgimle yuvarlak bir cevap vereyim, maksat ihtiyacı olan varsa işi görülsün. 3 ay sonra daha geniş bir yazı yazarım.

Erasmusla gidilcek, İngilizce lisans dersleri olan, fiyatları makul olan bir okul olsaydı da rahat rahat okusaydık ama öyle bir ütopya yok malesef.

Merak ettiğiniz üniversitede (ve dolayısıyla ülkede) okumanın maliyetini "X university cost of living." diye aratarak bulabilirsiniz. Bulduğunuz "cost of living" değerinden "textbook" yani ders kitabı fiyatını çıkarın çünkü Türkler ders kitabı satın almaz. sonra 10 küsürata kadar aşağı yuvarlayın çünkü unutmayın siz fazla et yemeyen ve ekmekle doyan yağız bir Türk delikanlısısınız.

Ben yine de fikir vereyim:

İngiltere : 1 sterlin 4 lira.. Bunun üzerine bir şey demeye gerek yok zaten de..
Yine de yazayım: Bilkent'in İngiltere'de bilgisayar mühendisliği için anlaşması olan tek okul Kingston üniversitesi. Sitelerinde aylık 800 poundluk bir gider tablosu koymuşlar.
Almanya, Fransa: Bu iki ülkenin Bilkentle anlaşması olan okulları Almanca/Fransızca bilme şartı koymuşlardı. O yüzden Almanya yazmadım. Lisans düzeyinde İngilizce ders veren bir okul bulursanız tebrikler, daha doğrusu okulunuz bulmuşsa tebrikler.
İsveç, İsviçre: (Sanki bunlar komşuymuş gibi yazdım ama kategori olarak yakınlar.) İkisi de birbirinden soğuk, birbirinden pahalı yerler. Okulları iyi, bu yüzden Bilkent'te çokça tercih ediliyorlar. Burada da lisans düzeyinde İngilizce ders yok, ama master düzeyinde var. İsveç'e giden arkadaş aldığın tüm hibe yurda gidecek, geri kalan Bilkent bursu ve KYK kredisiyle geçinmeye bakacaksın dedi. İsviçre bundan beterdir muhtemelen. Bir de buraların soğuk yerler öyle pek gezmelik yerler olmadığını hatırlatayım tekrardan. Yazın keyifli bir interrail yapabilirsiniz burada ama.
Belçika, Hollanda, Danimarka, Finlandiya: Muhtemelen yukarıdaki gibidir yani master düzeyi dersler vardır ama okulların sıralaması iyi olmadığından ve yine ucuz ülkeler olmadığından düşünmedim bile. Ayrıca buralar da soğuk ve pahalı yerler.

Bizim okulun bilgisayar mühendisliğinin İtalya ve İspanya ile anlaşması yok. Doğu Avrupa, dürüst olmak gerekirse ucuza içip eğlenmek ve gezmekten başka pek bir işe yaramayan yerler. Halk pek İngilizce bilmez. Kızlar güzeldir. Herkesin İngilizcesi tarzancadır, İngilizce'niz çok kötüyse evet orada geliştirebilirsiniz (İngilizce'niz çok kötüyse oraya nasıl gittiniz?)
Yine de Polonya'ya gitmek, hiç gitmemekten iyidir. Polonya candır.
Ha bir de buralarda yemek diye bir şey yoktur. Ben Slovakya'da restorana gidince tavuk, patates ve peynir kızartmasından başka bir şey bulamıyordum. (Aslında tüm Avrupa'da yemek diye bir şey yoktur diye bir genelleme yapacağım kimsenin itirazı yoksa.)

Diğer ülkeleri kısaca yazmak gerekirse:
Amerika: Sırf bir dönemlik yurt ücretini 5500$ görmüştüm ben.
Avustralya, Kanada: Yukarıdakiyle aynı.
Japonya: Japonya Bilkentliler için çok iyi bir fırsat çünkü burs veriyor. Fakat bilgisayar mühendislerine İngilizce ders yok.
Tayvan: İngilizce ders yok. Okuldan gizlice Çince hazırlık programına yazılıp ders almayanlar var ahaha.
Pakistan: Onlar hep bize geliyor biraz da biz oraya gidelim demek sizin elinizde tabii.

Geriye adamakıllı bi Singapur kalıyor.

Singapur:
- Gençlerin hepsinin anadili İngilizce ve büyüklerin de büyük çoğunluğu biliyor.
- Lisans düzeyinde İngilizce dersler.
- Singapur okulları NUS üniversite sıralamalarında 10-20 arasında genelde, NTU ise 30-40 arasında. Ben NUS'ta okuyorum. Bu sıralamalara en yakın Erasmus üniversiteleri EPFL (İsviçre) 10-15. KTH (İsveç) ve 70-80. filandı. Ha gerçi bu sıralamaların gerçi çok da yansıttığını düşünmüyorum, onca Amerikan üniversitesi arasında NUS bu kadar iyi yere gelemez ama yine de NUS'un iyi bir üniversite olduğu yadsınamaz. Bazı mühendislik sıralamaları:
QS sıralaması (4. olmuş burada)  : http://www.topuniversities.com/university-rankings/world-university-rankings/2015#sorting=faculty_value+region=+country=+faculty=2453340+stars=false+search= 
Times (13) : https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/2016/engineering-technology#!/page/0/length/25

- Yemekler güzel ve çeşitli. Tek karbonhidrat kaynağı pilav olmayaydı iyiydi ama.
- 7/24/365 sıcak.
- Gezilecek yerler gırla ve çoğuna gidiş ucuz.
- Yurt ucuz.
- Benim gibi Çince öğrendiyseniz Çincenizi geliştirebilirsiniz çünkü burada insanlar Pekin ağzına yakın bir Çince konuşuyor. (Yani siz Mandarin öğrenip Hong Kong'da karşılaşacağınız gibi apayrı bir Çinceyle karşılaşmıyorsunuz.)
- Okul erken açıldığı için hem yaz okuluna hem biraz daha uzun bir staja vakit ayırabilmek hem de tatil yapabilmek mümkün.

Tek kötü bir yanı var o da malesef uçak ücreti. Kampanya yakalamanız olası şanslıysanız, bende olmadı. Fakat şu da var, tamam uçak pahalı ama buraya geldiğinizde Vietnam, Tayland, Endonezya, Malezya hatta Myanmar'a çok düşük ücretlerde gidebiliyorsunuz. Böyle de bir avantajı var. Ve tabii Uzakdoğu nasılmış onu görüyorsunuz. Gerçi gelişmiş ülke olduğu için öyle acayip bir kültür şokuna uğramıyorsunuz.

Harcamalar: 
Uçak Bileti: Emirates veya Qatar Airlinesla 1600-1800 civarı gidebilmek mümkün sanırım. Ben baktığımda THY ile Qatar Airlines arasında fazla fiyat farkı yoktu, havaalanlarında perişan olmamak için THY aldık, iyi de ettik. 2250 TL

Yurt: Buradan bakabilirsiniz: http://nus.edu.sg/osa/has/non-graduating/hostel-rates
Bana tek kişilik ve klimalı oda çıktı. Malesef zorunlu yemek planı var, yemeğe peşinen para ödedik. 12 yenmeyen yemekten sonra yemek hakkı yanmaya başlıyor. Yemek başı 4$/SGD yani 8.5 lira. (1 SGD 2.1 lira şu anda) Akşam yemeği (3-4 çeşit küçük porsiyonda ana yemek + pilav + meyve + sınırsız çorba (içebilirseniz tabii), salata ve içecek) bu paranın hakkını fazlasıyla veriyorken sabah kahvaltısından randıman alabilmek için sınırsız bulunan filtre kahve, soya sütü ve fıstık ezmeli ekmeğe abanıyorum ehehe. Bilkentte yemekhane dışı yerseniz bundan daha fazla ödeyip daha az porsiyon alırsınız, bence iyi gayet.
Tek kişilik klimalı yurt ücreti haftada 6 kahvaltı ve 6 akşam yemeğiyle beraber dönemlik toplam 6000 lira. Bilkentteki tek kişilikle aynı (kapsamlı burslu değilseniz). Fakat burada odayı temizleyen yok.

Yemek:
Kampüste:
Hafif bir öğle yemeği: Makarna + 4 ince parmak kalınlığında biftek + kabak haşlama = 2.5 SGD = 5 lira.
Doyurucu öğle yemeği menüleri
Pilav + marul (salata diyemedim) + çıtır tavuk/balık = 4 SGD (8.5 lira)
Pilav + acılı tavuk + kabak + tofu (patates sanıp aldım) = 4.2 SGD (9 lira)
Özetle 4 SGD civarı doyurucu bir yemek yersiniz.
Dışarıda: (ucuz yerler:)
8'li suşi: 3.5-4$
Pilav + ciğer + 2 çeşit sebze = 6.5 SGD (13.5 lira)

Ulaşım:
Yakın yerlere otobüs: 0.7 SGD (1.5 lira)
Çin mahallesine metro (30 dakikalık yol): 1.6 SGD (3.5 lira)
Yani pahalı sayılmaz.

Uçak biletleri (1-2 ay sonrasına)
Tayland, Malezya, Endonezya: 100-200 TL gidiş dönüş
Vietnam, Myanmar: 300 küsür TL
Çin: 500-600-700 TL
Daha merak ettiğiniz olursa skyscanner'dan bakın.

Market alışverişi 
Pek yapmadım, makarnayı 2SGD görünce onurum kırıldı. Yurtların orada bir market var maşallah süt 6 lira. Fiyatlar bayağı pahalı gözüküyor Türkiye ve Slovakya'ya göre. Bir ara Malezya'ya gidip orayı sömüreceğim. Yalnız çok da alışverişe ihtiyacım yok gibi.

Singapur 16. Gün - Küçük Hindistan

Selamlar, yeni bölümle karşınızdayım.
Resimlerin üzerine tıklayarak resimleri büyütebilirsiniz.

*

Buraya gelmeden önce ders seçimi üzerine birkaç taktik aldığım bir arkadaşla tesadüfen sınıf arkadaşı olmuşuz, tanıştık. O da exchange öğrencileriyle muhabbeti olan biriymiş, beni kendi kurduğu "exchange öğrencileri için whatsapp grubunu"na ekledi. Grupta bir sürü insan var tanıdığım ise 2 kişi felan var. NUS'un bir özelliği de bu, çok fazla exchange öğrencisi var, facebooktaki exchange grubunda 750 üye falan var şu anda, hepsi de "Şu gün şunu yaparız gelmek isteyen buyursun." tarzı mesajlar atıyor gruba. Ben Slovakya'da stajdayken staj grubumuz 8 kişiydi, hep aynı kişilerle takılma mecburiyeti vardı yani. Bir sıkıntı olduğunda Amerikalı iş arkadaşıma dönüp "Lanet olsun Mike adamım yüz yüze bakıyoruz şurada." diyordum haklı olarak. Bu avantaj mı dezavantaj mı siz karar verin.

Little India'da (şu geçen resimlerini attığım alışveriş merkezini içine alan bölge) Hindular Thaipusam isimli dini bayramlarını kutluyorlarmış. "Gidelim yürüyüşler falan olacak izleriz." dediler. Aynı gün başka bir exchange grubu da Sentosa plajına gidiyordu, ikisi arasında seçim yapmam gerekti. "Yav nasolsa yağmur yağacak (Ocak ayı Singapur'un en yağışlı ayıymış) plaja başka zaman gideriz." diyip yeni arkadaşlarla Little India'ya gittim. Gelir gelmez yağmur yağdı, içimden "Haklı çıktım heh heh." dedim fakat kısa zamanda yağmur dindi, güneş çıktı, bizi bir güzel yaktı, Hindular geçip önümde yürüyecek diye yolun kenarında beklerken kendimi 19 Mayıs gösterilerine zorla getirilip güneşin altında yanan lise birdeki halim gibi hissettim, gece de annem yoğurtla terapi uygulayacak.

Etraftan rastgele fotoğraflar:


Dünya şemsiyemin altında:



Geçen gösterdiğim fotoğraftakiyle aynı yer, şimdi bu halde:


Burada durup yürüyüşleri izlemeye başladık. İlk başlarda ablalar teyzeler yiyecek taşıyorlardı, dedim aa ne güzel bayram bu:



Arkadaki abiye biraz fazla yüklenmişler:


Sonra önümüzden akupunktur tedavisi gören Hint vatandaşlar geçmeye başladı:




Yukarıdaki resimlere kalbi olan bakmasın... (:D)

Buradakiler tahtırevanda Tanrı taşıyorlar ama ne Tanrısı bilmiyorum:


Bu abinin üzerine avize düşmüş gibi:


(Şu fotoğrafları Game of Thrones'a koyup "Khaleesi buraları özgürleştirmeden önce insanlar bu haldeydi." diye alt yazı geçseler kimse yadırgamaz sanıyorum.)

Adamları seyrederken Güneşte kavrulmaya başlayınca Singapurlu arkadaşa dedim "Aga daha duracak mıyız?". "Tamam sizi membasına götürüyorum şimdi." dedi ve Hindu tapınağına doğru yola çıktık.

Yolda gördüğüm, Arap yarımadasından fırlamış gibi tropikal alanda eğreti duran fakat yine de mimarisini beğendiğim cami:


Sokaklar kaldırımlar falan hep insan dolu. İnsanlara omuz ata ata ilerliyoruz. Yaya geçidinden karşıya geçecez, böyle omuz ata ata geçerken birden insanlar dönüp üzerimize gelmeye başladı, polis Hintçe bağırıyor biz de turist turist bakınıyoruz noluyor diye?

Olay sonradan anlaşıldı. Yahu yaya geçidindeki insan trafiği durmuyor ki! Geçecek insan hiç bitmiyor, arabalar da geçemiyor. O yüzden belli bir süre sonra polis insanları ite kaka geri gönderiyor ve kafesin kapağını kapatır gibi yaya geçidini iple kapatıyor:

Vaziyet bu:



Kaldırımda kalabalığın arasında bir masada birileri limonata dağıtıyor. Singapurlu arkadaş dönüp "İçin beleş." diyor, kapıyoruz bi bardak serinleyelim diye. (Serinletemedi.) Meğer o okunmuş limonataymış. (Limonata da değil gerçi, balgam sökücü ilacı gibi bir tadı var.) Kutsandık bir güzel. Bir dahaki hayatımda dünyaya limonata olarak gelmem inş.

Tapınağa gelmeden önce merak ediyordum bu kadar adamı nereye sığdıracaklar. 
Tapınak daha çok üstü kapalı bir pazar yeri gibi bir şeymiş meğerse:



Ekşın devam ediyor:



Tapınağın iki bölümü var, ikincisi için ayakkabı çıkarmak gerekiyor. Biz önce bi ilkini gezelim dedik. Girerken burnuma gelen hafif yanmış gül kokusu çok geçmeden yerini tamamen yanık kokusuna bıraktı. Ne yaktılar bilmiyorum. İçeride durmadan davul çalıyor. Üzeri jiletli abilerden biri kalkıp "Ama o 3-5 jilet yarası Thaipusam'ın hatırası, çal keke çal!" diyecekmiş gibi bir ortam var içeride:


Kısa bir çekim de yaptım, aha burada: https://www.youtube.com/watch?v=0Ex3uxzUAqs&feature=youtu.be

Ne oluyor ne bitiyor? Vejetaryen olup yumurta bile yemeyen insanlar niye kendilerini şiş kebap yapmış vaziyette dolaşıyor? Bunu öğrenmek için kendime nur yüzlü bir amca seçtim ve sordum, beni kenara çekip anlatmaya başladı. Vakti zamanında Hint Tanrısı Frums (rengi mavidir, elinde çilek sepeti taşır, ufak bir de kuyruğu vardır) Hinduları kötü ruhların sebep olduğu büyük bir kıtlıktan kurtarmış, hepsinin bahçesini çilekler, portakallar, Hindistan cevizleriyle doldurmuş. Karşılığında ise her ay bir sepet meyveyi (artık o mevsimde hangi meyveler yetişiyorsa) Ganj nehrine bırakmalarını istemiş. Hindular ilk başta Frums'un bu isteklerini yerine getirse de kötü kalpli tanrı Thaipusam tarafından kandırılmışlar ve meyveleri kendilerine saklamaya başlamışlar. Bundan sonra Frums'un laneti üzerlerine çökmüş. İnsanlar delirip kendilerini jiletlemeye başlamışlar. Frums onları akılsız bırakmış. Frums artık elinde çilek sepeti taşıyan değil insan kafası taşıyan bir tanrıymış. Bu yetmemiş gibi bir de kutsallarını ayağının altına alarak onları küçük görmüş. Şekil A'da görüldüğü gibi:


Hindular işin içinden çıkamayınca arif ve bilge tanrı Namuras'tan yardım istemişler. Namuras onlara "Ne olduğunuzu asla unutmayın, dünyanın geri kalanı unutmayacak. Onu bir zırh gibi taşıyın böylece sizi incitmek için asla onu kullanamazlar." demiş. Hindular bunun üzerine kendilerini jiletlediklerini kabullenmişler ve bununla yaşamaya başlamışlar. Frums bir daha onları asla incitememiş. Ve her yıl bugün, kendilerini jiletleyerek Namuras'a minnet borçlarını ödemek meyve taşımaya başlamışlar..

Şaka şaka la hepsini şimdi uydurdum. Blog boş muhabbetle dolmasın diye az biraz okuyayım bu ritüellerin arkasında ne mânalar saklı öğrenip anlatayım da başkalarını da bilgilendireyim dedim ama yazıları okurken kendimi Humanity dersi için İlyada destanını okuyormuş gibi hissettim, yok ben o günlere dönemem deyip bıraktım.

Neyse ya ben de niye burada makara yapıyorsam, saat gecenin 3'ü, akşam yemekhanede filtre kahve içtim (yemekhane mi starbucks mı belli değil), bir türlü uyku tutmadı, oturdum elime ne gelirse yazıyorum. Affedin dostlar. Gerisini objektif anlatayım.

Sağdaki tanrının çizimini çok beğendim, renkler çok canlı kullanılmış:


Yandaki terliği giyene muz hediye ediyorlar.


Rocketman:


Rasgele fotoğraflar:




Ayakkabıları çıkarıp öbür kısma girdim ama bir şey yokmuş burada:


Bu tavuk kuşu kuyruklarını napacaklar bilmiyorum:


Çıkarken enteresan bir şey oldu, yanlışlıkla yürüyüş alanına girmişiz! Akupunkturlu abilerin arkasından Hindulara şov yapıyoruz:


En komiği ise boynuna kafam kadar fotoğraf makinesini asmış, "Bunlar girdiyse ben de girerim heh heh." diyip arkamızdan gizlice sokulup önümüzdeki Hinduların fotoğrafını çeken Asyalı abinin yüzündeki sinsi gülümsemesiydi.

Ben selfi çekerken "Napıyor lan bu liseli" bakışı atan bu abi de es geçilmemeli:


(Bu arada ne kadar yakışıklıyım değil mi?)

Sonra Singapurlu arkadaş bizi Hint restoranına götürdü. Ben egzotik yemekler tadacağız diye beklerken hepimizin yediği şey piliç büryani. "-_- (Yine bol pirinç pilavıyla.)

*

Çin mahallesini anlattığım, daha doğrusu anlatmaya çalıştığım yazımda "Kendimi Viyana kapılarında boş boş fotoğraf çeken Çinli turistler gibi hissettim." diye bir ifade kullanmıştım. Burada kastettiğim şuydu: Viyana, Budapeşte ve Prag'ta ben gittiğimde, özellikle tarihi mekanlarda, aşırı bir Uzakdoğulu (çoğu Çinli) yoğunluğu vardı  ve bu insanların ortak bir özelliği vardı: acayip fotoğraf çekiyorlardı. Sanki fotoğraf çekmek onlar için ulvi bir amaç gibiydi, bunun için Avrupa'ya gönderilmiş gibiydiler. Neyi gezdiklerinin bir önemi yoktu, neye baktıklarının bir önemi yoktu, önemli olan her anın fotoğrafını almaktı. İçinde bulunduğu yerin kale mi saray mı kilise mi olduğunu sorsan belki onu bile bilemez. Pragta tanıştığım bir abi "Ben bunların olayı çözdüm, bütün tarihi şeylerin fotoğraflarını çekiyorlar sonra eve gidence tarihi kafalarında yeniden yazıyorlar." diye dalga geçmişti, gülmüştük vesselam.

Hah işte burada da ben aynı duruma düştüm. Arkadaş Asyalı kardeşlerim haklıymış, yani Avrupa'da ufacık ve dandik bir kilisede bile bir ton bilgi yazısı var, hadi biz liseden az buz Avrupa tarihi biliyoruz, peki ya Japon teyze Viyana kuşatması tablosuna bakıp "Savaşa Samurayları sürmezseniz kaybedersiniz tabii evladım."dan başka ne diyebilir? Apayrı bir dünya, apayrı milletler, dinler, gözler... Bu teyzenin durumuna burada ben düştüm. Tüm Hindulardan özür diliyorum.


Singapur 2. Hafta - Mustafa

Bugün gerçekten çok enteresan bir gündü. Özellikle akşam yemeğinde tanıştığım Anna'nın Malezya ve Taylandı gezmeyi planladığını duyunca hayatımın şokunu yaşadım. Anna 21 yaşında, yarışmaya A.B.D.'den katılıyor. Milkshake'ini soğuk içmeyi seviyor, içerken çilek parçacıklarını hissetmeye bayılıyor...

Diye giden gereksiz yazılar bütününe sebep olmamak için blogu gün gün yazmayı bırakıyorum. Her güzel şeyde olduğu gibi bu da biraz monotona bağlamaya başladı, ki bu durumla bi alıp veremediğim yok, monoton günler olacak ki öbür günler anlam kazansın. Biraz da ders çalışmam lazım, 2 haftadır ders namına hiçbir şey yapmadım. Bu 5 günü maçın önemli anları olarak vereyim.

17-23 Ocak 2015 Pazar - Cumartesi 
(9-15. Günler)

Pazartesi günü Game Development dersi vardı. Bu ders oyun projesi dersi ve Oculus Rift oyunu yapacağız. Ders için gidip önce Oculus Riftimi aldım. Şu anda odamda duruyor sevgili oculus riftçiğim :))

Laba gittim. Lab partnerimle tanıştım, ismi 需 yani Sü. Latince'ye çevirince tüm havası gitti be. Neyse. Sü Çin Çinlisiymiş, 3. sınıftaymış o da.

Lab:



Labı da Çin Çinlisi bir abi veriyor, yine İngilizce'ye tecavüz var fakat bu konuda Networkçu hocanın eline su dökemez kesinlikle. Belli bir süre sonra TA'in zaten internette olan şeyleri anlatmasından sıkılıp Oculus Rifti kurmaya başlıyor. Hatta bunun için yanıp tutuşuyorum, kalp atışım hızlanıyor. İniyorum kasanın altına hdmi usb ne varsa takıyorum, bağlayacak da bayağı şeyi var zıkkımın, kamera bağlamak felan da gerekiyor. En sonunda her şeyi hallediyorum, "Your VR is ready" yazısı çıkıyor fakat Oculus'ta mavi ışık yanmıyor, Oculus'a görüntü gelmiyor. Birkaç tane tak çıkar yapıyoruz ama nafile. Ardından başka bir TA oculusu kendi bilgisayarında deniyor ama sonuç nafile. Odama gelip laptopumda deniyor ama laptop desteklenmiyormuş. Offf........

Lab'da yapmış olmamız gereken "Unreal Engine'de kendi evini yap" ödevini yurda dönünce hazırladım, 2 oda 0 salon bir ev yaptım, beklediğimden uzun sürdü, duvarları hizalayacağım diye 2 saat uğraştım. Tam yükleyecem, daha önce yüklenen ödevler gözüme çarptı. Adamın biri gitmiş cs_office yapmış, öbürü git beyaz saray çizmiş, biri gitmiş Escher'in rölativite tablosunu yapmış. Kendime dumurlardan dumur beğendim. Daha ilk ödev için ne kadar uğraşmış işsizler ya.

Bugün bir de ders kitaplarını almak için kütüphaneye gittim. Kütüphane:



Bilkent'in heybetli kütüphanesiyle karşılaşınca burası mimari açıdan biraz merdiven altı gibi kalıyor. Belki tavanın basık olmasındandır.


Bizim okulda da olması gereken uygulamalar var, mesela sessiz alanlarla sesli alanlar birbirine çok yakın ama camla ayrılmış:



Beklenmedik aramalar için de sessiz alanların çevresine konuşma kabinleri yapılmış:



Bunları yazarken sanki Bilkent tarafından başka okulları gözlemleyip rapor vermek üzere gönderilmiş gibi hissediyorum, 5 ay sonra geri dönüp GençBilkentliler hareketini oluşturacağım ehehe.

Bütün kitaplar aynı kata toplanmış:


Kodu QA76.76 olan Algoritma kitabını almak üzere QA76.76 sekmesine geldim ama burada tüm kitapların kodu aynı.


Sonrasında ise kitapların sonuna konularının da kodunun eklendiğini görüp aydınlandım.

*

Salı günü buraya ilk geldiğimde bana yardım eden NUS'ta doktora yapan Hindistanlı abiyle buluştum, bir çay içtik. İyi biri. NUS'a daha önce de staja gelmiş, 5-6 ay staj yapmış. Enteresan bir nokta; adam araştırma stajına gelmiş, RC helikopterleri, yükseklik ve wifi sensörü ile ilgili bir şeyler araştırıyormuş (tam olarak neydi hatırlayamadım), bunun için stajın ilk 4 ayı helikopter yapmakla geçmiş. "Niye gidip oyuncakçıdan almadınız?" dedim, "Aldık ama uyumlu olmadı, 3 haftamız ikisini beraber çalıştırmak için uğraşmakla çöpe gitti." dedi.

Akşam yurdumuzun salon hokeyi (floorball) takımının antrenmanı vardı, merak edip gittim.
Buz hokeyi biliyorsunuzdur zaten, işte onun salon versiyonu, bir fark yok sanırım. Fakat daha önce bir benzerini oynamadığım için bana biraz zor geldi. Bir de sürekli eğilmek gerekiyor, bel fıtığı olmayız umarım. Resimler:



*

Burada neredeyse her türlü "Asya orijinli Batı ülkesi vatandaşı"yla tanıştım. Danimarkalıyla bile tanıştım. Danimarkalı arkadaştan öğrendim ki yurdun frizbi takımı da varmış. (oha) Onda da eksik kalmadık tabii. Çarşamba akşam 10 kişi gittik büyük bi çim alana gittik. Herkes yalınayak daldı çimlere. Ben de daldım. Hava yağmıştı, dolayısıyla çim çamur içindeydi. Beraber Omo'nun kirlenmek güzeldir reklamının Singapur versiyonunu çektik. Çamur ayakları serinletiyor, 30 derecede spor yapıyorsanız tavsiye ederim. (Şu an üşüyorsunuz di mi ha muhaha)

Çok geçmeden herkes akıllandı da yalınayak çimlerden çıkıp yolda disk atışmaya başladık. Etrafta evler, camdan bakanlar. Yoldan arabalar geçiyor disk atmayı bırakıp kenara çekiliyoruz. 10 yıl geriye gidip çocukluğumdaki tek pas maceralarını hatırladım. Bu nostaljiyi Singapur diye dünyanın bir ucundaki küçücük bir adada yaşayacağım aklıma gelmezdi.

Gitmeden önce arkadaşlara "Çok iyi değilim bu oyunda." dedim, sonra beni kaptan yaptılar elime de 1 milyon sterlin transfer parası verdiler. Şaka bir yana öğrendim ki neredeyse hepsi yeni oyuncuymuş, "E neden takıma yeni oyuncuları doldurdunuz?" dedim, "Tecrübeli öğrenci bulmak zor yurttakiler hep birinci sınıf." dediler. Bende yine camlar kırıldı. Karşılaştığım 10 yerliden 9'u 1.sınıf çıkıyordu. Meğerse bizim yurt hep yeni yetmelere veriliyormuş. Bunun nedenini perşembe akşamı öğrendim, ama dur bi zinciri bozmayalım.

Çarşamba akşamı House Leo'nun bi acılı Noodle yeme yarışması vardı. Bardaklara noodleları doldurmuşlar. İlkini yedim, dilim biraz gıdıklanır gibi oldu. Millet de birbirine "Verme yiyemem çok acı." falan diyor. İkincisini yedim, yine kesmedi dibindeki suyu biberleriyle birlikte hüplettim, Sonra bütün yenmeyen noodlelar bana gönderilmeye başlandı. Yazık lan bunlar acılı çiğköfte nedir bilmeden yaşıyorlar.

Akşam katta iki kızı elinde tebeşirle kapımın önünde gördüm.. Herkesin kapısına odadakinin ismini yazıyorlarmış. Artık kimse acı çekmesin, dertler bitsin diye ismimin en isabetli okunuşunu sağlayan Türkçe-İngilizce-Çince karışık bir şey yazdırdım, sonra arkadaşla buluşacağım diye oradan ayrıldım. Döndüğümde bir baktım ki trollemişler:


(Alttaki kuşa benzeyen Çince karakter Hindi demek evet...)

*

Perşembe günü yurt ücretini ödemem için para bozdurmam gerekiyordu, bunun için arkadaşlar bana Mustafa Center diye bir yer önerdi, gittim. Mustafa Center Little India ("Küçük Hindistan") yakınlarında bir alışverişi merkezi, Singapur'un en ünlü alışveriş merkezi denebilir. Çevresinin demografisi Singapur'dan çok farklı, Singapur'un %9'u Hint kökenli ise buranın %99'u. Her tarafta Hint restoranları. Bazı sokaklarda yaya geçidi yok, dandun geçiyo millet.




Mustafa Center İçindekiler tabelası:


Mustafa Center enteresan bir yer.  İçeride bir sürü tezgah ve başında bekleyen birileri var, alışveriş yapınca adam kağıda ürün kodunu ve fiyatını yazıyor, sen kağıdı kasiyere götürüp ödemeyi yaptıktan sonra fişi getirip ürünü alıyorsun, ki fiyatı da o an yazdığı için pazarlığın da önü açılıyor. Türkiye'de bu sistemle çalışan bir yer var mı bilmiyorum.





Giyim kısmı bayağı büyük. Kendime bir şort alayım dedim, elimi attığım ilk şortta bu manzarayla karşılaştım:


Sanki Singapur'un dört bir yanından küçük esnaflar toplanmış da "Ya gelin alışveriş merkezi süsü verilmiş bir yer açıp ünlü olalım." demiş gibi. Yalnız benim konuştuğum esnaflar bana biraz kaba geldi, bir şey soruyorum, acelesi varmış gibi cevap verip çevresiyle ilgilenmeye devam ediyor adamlar. Sanki satış yapmaya değil de muhabbete gelmişler.

Hepsiburada'da 106 lira olan traş makinesini buradan 105 liraya aldım, manyak kâr ettim, zaferimi kutlamak için bakkaldan bir sakız alayım dedim, satmıyorlarmış.

*

Dönünce exchange grubundakiler "Arkadaşlar yemekhanede "Theme Dining" var, beraber gidelim." dediler, gittik. Harry potter temalı bir akşam yemeği hazırlamışlar. Akşam yemeğinin Harry Potterla bir alakası yok tabii, tuzsuz pirinç pilavı yiyip soya sütü içen Harry Potter mı olur. Ama görevli teyzeleri cadı gibi giydirmişler. Bu teyzeyi bu halde ve mutlu görünce bir gülme geldi:


Öte yandan Malay yemeklerini dağıtan, yaşı epey ilerlemiş, evde torun sevmesi gerekirken Singapur'da emeklilik diye bir şey olmadığı için hala çalışan teyzenin "Ne hale soktunuz beni?" bakışlarını görünce üzüldüm.

Sıra sıra fotoğraf çektiriyor millet. Bunu koydum diye başıma bir şey gelmez umarım:



Perşembe akşamı 14. katta "14. Kattakiler saat 9'da ortak salona gelin tanışalım kaynaşalım, pizza da var." temalı bir toplantı vardı. (Bu arada helal olsun, "X yurdunda mı kalıyorsun, kaçıncı kat?" sorusunun bir anlam ifade ettiği yegane okul olabilir NUS. 14. katın whatsapp grubu bile var.) Pizza var dediler geldik. Ardından yaşlı bir çift geldi salona. Teyze herkese kurabiye ikram etti. Amca meğerse profesörmüş, ve karısıyla bizim katta yaşıyormuş!!! 1. sınıfları bizim yurda veriyorlarmış, yurtta da profesörler (sayıları birden fazla) yurttaki seminer odalarında onlara ders veriyorlarmış. 60-70 yaşına gelip öğrencilerle yurtta yaşamak ha. Bir yaşıma daha girdim.

*

Cuma gecesi karaokeye gittik. Daha önce karaokeye gitmediğim için nasıl oluyor bilmiyorum, ama internette gördüklerimden farklı bir konsepti vardı. Bir televizyon ve bir kanepeden oluşan daracık playstation odası gibi karaoke odaları yapmışlar. Arkadaşlarım ben Summertime Sadness'ı mahvediyorken hallerinden pek memnun değil gibilerdi. Bir de malesef Avrupalı grupları pek bilmiyorlar, varsa yoksa Amerikan pop şarkıcıları :'( :'(

Bizimle Karaoke gelen elemanlardan biriyle daha önce tanışmamıştık. Adımı söyleyince "Türkiye'densin di mi?" dedi. Şaşırdım çünkü ilk defa adımdan bunu çıkaranla karşılaşıyordum. Adam İsviçreli ve Türk müziği fanıymış, Spotifyda 1970'lerin müziklerini çalma listesine doldurmuş, Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray vs. En sevdiği şarkı "Nem alacak felek benim." Dur bakalım daha neler göreceğiz.

*

Cumartesi yani bugün biraz derse oturayım dedim, sonra bunları yazdım.

Görüşmek üzere.